Lem'alar

LEMALAR

SAİD NURSİ’NİN DAHA ÇOK ŞİA İTİKADINI DESTEKLEYEN VE İSLAM’IN ÖZÜYLE ALAKASI OLMAYAN İDDİASI!

     ÜÇÜNCÜ NÜKTE:اِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبَى âyetinin bir kavle (görüşe) göre manası: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife-i risaletin (peygamberlik görevinin) icrasına mukabil (karşılık) ücret istemez, yalnız Âl-i Beytine (ev halkına) meveddeti (sevgiyi) istiyor." Eğer denilse: Bu manaya göre karabet-i nesliye (soy yakınlığı) cihetinden gelen bir faide gözetilmiş görünüyor. Halbuki, اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقَيكُمْ sırrına binaen karabet-i nesliye (soy yakınlığı)  değil, belki kurbiyet-i İlahiye (Tanrısal Yakınlaşma) noktasında vazife-i risalet (peygamberlik görevi) cereyan ediyor?

 

          Elcevab: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-aşina (gaybi bilerek) nazarıyla görmüş ki: Âl-i Beyti, Âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye (ışıktan ağaç) hükmüne geçecek. Âlem-i İslâmın bütün tabakatında (aşamalarında) kemalât-ı insaniye (insansı olgunlukların) dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zâtlar, ekseriyet-i mutlaka (çoğu vakit) ile Âl-i Beytten çıkacak. Teşehhüddeki (Namazda oturulduğunda okunan dua) ümmetin "Âl" hakkındaki duası ki,

 

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى اِبْرَاهِيمَ وَ عَلَى آلِ اِبْرَاهِيمَ اِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

 

dir. Makbul olacağını keşfetmiş. Yani nasılki millet-i İbrahimiye'de (İbrahimin Milleti üzere hareket eden) ekseriyet-i mutlaka (genel olarak) ile nuranî rehberler Hazret-i İbrahim'in (A.S.) âlinden, neslinden olan enbiya (Peygamberler) olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede de (A.S.M.) vezaif-i azîme-i İslâmiyette (ulu İslami görevlerde) ve ekser (en çok) turuk (yollar) ve mesalikinde (yöntemlerinde) Enbiya-i Benî-İsrail (İsrail oğulları peygamberleri) gibi, Aktab-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi  (Muhammed a.s’ın ev halkının ulularını) (A.S.M.) görmüş. Onun için لاَ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبَى demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyte karşı ümmetin meveddetini (sevgisini) istemiş. Bu hakikatı teyid eden diğer rivayetlerde ferman etmiş: "Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük (sarılırsanız) etseniz, necat (kurtuluş) bulursunuz. Biri: Kitabullah, biri: Âl-i Beytim (ev halkımdır)." Çünki Sünnet-i Seniyenin menbaı (kaynağı) ve muhafızı ve her cihetle iltizam (bağlayıcı kılması) etmesiyle mükellef olan Âl-i Beyttir (Peygamberin ev halkıdır).

                                                                                              Lem'alar ( 21 )

 

         Cevap: Said NURSİ’nin önce diline doladığı ayetin tercümesine gelin hep beraber bir bakalım:

       “Yoksa onların din hususunda Allah’ın izin vermediği şeylerle ilgili hükümler koyan ortaklarımı var? Eğer kıyamet günü hesaplaşma yasası olmasaydı onlara hüküm çoktan verilirdi, Zalimler varya işte onlar için elim bir azap vardır. O zalimleri kazandıklarından ötürü korku içinde görürsün o korku ise onların tepesine binecek. İman edip salih amel işleyenlere gelince onlar cennetin bahçelerindedirler. Rableri yanında onlara diledikleri vardır işte büyük lütuf budur. İşte müjde budur ki Allah iman edip salih amel işleyen kullarını bununla müjdeliyor. De ki ben sizden sevgi ve yakınlıktan başka hiçbir bir karşılık istemiyorum kim bir iyilik işlerse o iyiliğine iyilik katarız. Allah günahları bağışlayan ve edilen şükürlere karşılığını verendir” Şûra Suresi 21, 22, 23

      Dikkat edilirse Said NURSİ’nin diline doladığı ve Şii akaidine benzer yorumuna alet ettiği ayetin öncesi sonrasıyla birlikte okunduğunda yapılan yorumla uzaktan yakından alakası yoktur. Tam tersine Allah “Allah’ın izin vermediği hususta hükümler koyan ortaklarımı var” diyerek tamda bu mantığı tehdit ediyor ve elim bir azapla korkutuyor. Zira ayetin öz manasına taban tabana zıt bir anlamla tefsir yapmaya çalışmak yada ayeti o tarafa çekmek tamda Allah’ın izin vermediği bir hususta DİNİ HÜKÜM vermektir. Şia tamda bu nedenle İslam’dan çıkmış bir güruhtur. Zira Allah’ın ayetlerini tahrif ederek batıl akidelerini ispata yeltenmişler ve bunuda taraftarlarını dini hüküm olarak sunmuşlardır. Koyu bir Sünni olan Said NURSİ ve Nurcuların bu ayeti Şia gibi tefsir etmesinin altında yatan nedende kıyamet alametlerinden saydıkları Mehdi inancını kendileriyle ilişkilendirmek arzusundan kaynaklanıyor. Yani aslında Şia’yı tasdikler mahiyette değil kendi çıkarlarına uyduğu için son derece Şia ve Şii düşmanı olan Nurcular bu ayeti Şiiler gibi yorumlamakta. Allah’ta ayetleri hususunda bu tarz davrananlara şöyle diyor :

    Siz onların size inanacağınızı mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75

 

  Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78

 

Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ümmi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara! Bakara Suresi 78, 79

 BAKIN NURCULAR GÜNLÜK YAŞADIKLARI SIRADAN OLAYLARI NASIL BATIL DAVALARIYLA İLİŞKİLENDİRİYORLAR!

    ÜÇÜNCÜSÜ: Hizmet-i Kur'aniyenin pek mühim bir âzâsı (üyesi) olan Hulusi Bey, Eğirdir'den memlekete gittiği vakit, saadet-i dünyeviyeyi (dünya mutluluğunu) tam zevkettirecek ve temin edecek esbab (nedenler) bulunduğundan, bir derece sırf uhrevî (öbür dünyaya has) olan hizmet-i Kur'aniyede fütura (gevşekliğe) yüz göstermeğe dair esbab (nedenler) hazırlandı. Çünki hem çoktan görmediği peder ve vâlidesine kavuştu, hem vatanını gördü, hem şerefli, rütbeli bir surette gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Halbuki hizmet-i Kur'aniyede bulunana; ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Tâ ihlas ile, ciddiyet ile hizmet-i Kur'aniyede bulunsun.

    Cevap: Said Nursi’nin belli ki Allah’ın şu ayetlerinden haberi yok:

         İnsanlardan bir kısmı ise şöyle der “Rabbimiz bize hem dünyada hem ahirette güzel olanı ver bizi ateşin azabından koru. İşte onlar için kazançlarından payları vardır, Allah hesabı çabuk görendir. Bakara Suresi 201 ve 202. Ayet  

      “Allah’ın sana ahirette vereceği şeyi arzula ama dünyadan da nasibini unutma!” Kasas Suresi 77

  

 

         İşte Hulusi'nin kalbi çendan (gerçi) lâ-yetezelzel (sarsılmaz) idi. Fakat bu vaziyet onu fütura (gevşekliğe) sevkettiğinden şefkatli tokat yedi. Tam bir-iki sene bazı münafıklar ona musallat oldular. Dünyanın lezzetini de kaçırdılar. Hem dünyayı ondan, hem onu dünyadan küstürdüler. O vakit vazife-i maneviyesindeki (manevi görevine) ciddiyete tam manasıyla sarıldı.

 

          DÖRDÜNCÜSÜ: Muhacir Hâfız Ahmed'dir. O kendisi söylüyor: Evet ben itiraf ediyorum ki: Hizmet-i Kur'aniyede (Kur’an hizmetinde) âhiretim nokta-i nazarında içtihadımda hata ettim. Hizmete fütur (gevşeklik) verecek bir arzuda bulundum. Şefkatli, fakat şiddetli ve kefaretli (günahları örten) bir tokat yedim. Şöyle ki: Üstadım yeni icadlara {(*): Yani: Türkçe ezan gibi, şeair-i İslâmiyeye (islamın sembollerine) muhalif bid'atlardır.} tarafdar olmadığı için -benim câmiim onun komşusudur; şuhur-u selâse (üç aylar) geliyor, câmiimi terketsem hem ben çok sevab kaybediyorum, hem mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usûl yapmazsam menedileceğim. İşte bu içtihada göre- ruhum kadar sevdiğim Üstadımın muvakkaten (geçici olarak) başka bir köye gitmesini arzu ettim. Bilmedim ki, o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse, hizmet-i Kur'aniyeye muvakkaten (geçici olarak) fütur (gevşeklik) gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli, fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki, üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Fakat lillahilhamd, Üstadımın kat'î ihbarıyla (gaybden haber vermesiyle), ona ihtar (hatırlatılmış) edilmiş ki; o musibetin her dakikası, bir gün ibadet hükmünde olduğunu rahmet-i İlahiyeden ümidvar olabiliriz. Çünki o hata, bir garaza binaen değildi. Sırf âhiretimi düşünmek noktasında o arzu geldi.

           Cevap: Üstadı hakkında kendince olumsuz bir şey düşündüğü için şefkat tokadı yiyen kişi ne hikmetse üstadını hapishanelerde çürüten, sürgünlerle yerinden yurdundan eden dönemin otoritesine bir şey olmuyor? Dikkat edilirse şefkat tokadının nedeni bizzat Said NURSİ’nin kendisi, yani öyle bir cümle kurulmuş ki sanki insanlar Said NURSİ’yi sevmek zorunda ona bağlanmak zorunda, onun gibi düşünmek ve inanmak zorundaymış gibi. Maalesef Said NURSİ gibi gerek kendi çağındaki gerekse ondan sonraki takipçileri de bir dinsel ŞİZOFRENİ’ye tutulmuşlar ve günümüzde de bu hastalıkları devam etmektedir.

     “o gün yüzleri ateşte çevrilip dururken derler ki keşke Allah’a ve resulüne itaat etseydik. Rabbimiz biz efendilerimize ve ulularımıza itaat ettik onlarda bizi yoldan çıkardı. Rabbimiz onlara iki kat azap ver büyük bir lanet ile lanetle” Ahzap Suresi 66, 67 ve 68

    “ Onlar âlimlerini ve rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı Allah’ın berisinde rabler edindiler. Oysa onlara kendisinden başka ilah olmayan tek bir ilaha kul olmaları emredildi. Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir” Tevbe Suresi 31

        Din adamlarını kutsallaştırma hatta tanrılaştırma onca Kur’an ayetine ve peygamberimizin yasaklamalarına rağmen maalesef Müslümanlar arasında da oluşmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Said NURSİ ve sonraki Nurcu liderler –Fethullah GÜLEN gibi- günümüzdeki takipçileri nazarında o derece kutsal ve dokunulmazdır ki onların haram dediğini haram, helal dediğini helal kabul ederler. Yukarıdaki Risale-i Nur metninde açıkça yazdığı gibi Said NURSİ hakkında olumsuz bir düşüncenin dahi ŞEFKAT dedikleri tokatla cezası olduğu inancına sahipler.

          BEŞİNCİSİ: Hakkı Efendi'dir. Şimdi burada olmadığı için, Hulusi'ye vekalet ettiğim gibi, ona da vekaleten derim ki: Hakkı Efendi talebelik vazifesini hakkıyla îfa ederken, ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına, hem de kendine zarar gelmemek için, yazdıklarını sakladı. Muvakkaten (geçici olarak) hizmet-i Nuriyeyi (Nurlu Hizmeti) terketti. Birden bir şefkat tokadı manasında bin lirayı vermeye mükellef olacak bir dava başına açıldı. Bir sene o tehdid altında kaldı. Tâ geldi, burada görüştük, avdetinde (geri dönüşünde) hizmet-i Kur'aniyeye talebelik vazifesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı, tebrie (temize çıkardı) etti. Sonra Kur'anı yeni bir tarzda {(Haşiye): Tevafuk (denk gelme) mu'cizesini gösterir bir surette demektir.} yazmak hususunda talebelere bir vazife açıldı. Hakkı Efendi'ye de hisse verildi. Elhak o, hissesine sahib çıktı. Bir cüz'ü güzel yazdı, fakat derd-i maişet (geçim sıkıntısı) zaruretiyle kendini mecbur bilip gizli dava vekaletine teşebbüs etti. Birden bir şefkat tokatı daha yedi. Kalemi tutan parmağı, muvakkaten (geçici olarak) kırıldı. Bu parmakla hem dava vekaleti yapmak, hem Kur'anı yazmak olmayacak diye, lisan-ı mana (mana diliyle) ile ihtar edildi. Dava vekaletine teşebbüsünü bilmediğimiz için parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki: Kudsî, safi hizmet-i Kur'aniye, gayet temiz kendine mahsus parmakları başka işe karıştırmak istemiyor. Her ne ise... Hulusi Bey'i kendim gibi bildim, ona bedel konuştum. Hakkı Efendi de aynen onun gibidir. Eğer benim vekaletime razı olmazsa, kendi tokatını kendi yazsın.

         Cevap: Şimdi sormak lazım madem Risale-i Nur’la ilgili en ufak bir gevşeklik bir sürü felaketleri beraberinde getiriyor, o halde Said NURSİ hangi büyük hatayı işledi ki hapishaneden hapishaneye ve beldeden bir başka beldeye sürüldü durdu. Bu mantıkla demek ki Said NURSİ hayatı boyunca hata üstüne hata yapmış ki başından hiç musibet eksik olmamış. Ancak onlar bu musibetleri dahi kutsallaştırıp “ÜSTADIMIZ DOĞRU YOLDA OLDUĞU İÇİN BUNUN İÇİN ÇALIŞTIĞI İÇİN BU SIKINTILARI ÇEKTİ VE ONA ÇEKTİRDİLER” derler. Yani olumluda olsa olumsuzda, başa felakette gelse saaddette tüm bunları Risale-i Nur ve Said NURSİ’nin varlığıyla ilişkilendirir ve tutarsızlıklar alemin de dolanıp dururlar.

 

          ALTINCISI: Bekir Efendi'dir. Şimdi hazır olmadığı için; ben, kardeşim Abdülmecid'e vekalet ettiğim gibi, onun itimad ve sadakatına itimadım ve Şamlı Hâfız ve Süleyman Efendi gibi bütün has dostlarımın hükümlerine (bildiklerine) istinaden diyorum ki: Bekir Efendi, Onuncu Söz'ü tab'etti. İ'caz-ı Kur'ana dair Yirmibeşinci Söz'ü yeni huruf (harfler) çıkmadan tab'etmek için ona gönderdik. Onuncu Söz'ün matbaa fiatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr-ı halimi (halimin fakirliğini) düşünüp matbaa fiatı dörtyüz banknot kadar olduğunu mülahaza ederek ve kendi kesesinden vermek, belki Hoca razı olmaz diye onun nefsi onu aldattı. Tab'edilmedi (basılmadı). Hizmet-i Kur'aniyeye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuzyüz lira hırsızların eline geçti. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yedi. İnşâallah ziyaa giden dokuzyüz lira, sadaka hükmüne geçti.

 

          YEDİNCİSİ: Şamlı Hâfız Tevfik'tir. O kendisi diyor: Evet itiraf ediyorum ki: Ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek, hizmet-i Kur'aniyede fütur (gevşeklik) verecek harekâtım sebebiyle iki şefkatli tokat yedim. Şübhem kalmadı ki, bu tokat o cihetten geldi.

          Birincisi: Lillahilhamd, benim hatt-ı arabiyem (Arapça yazım) Kur'ana bir derece uygun bir tarzda ihsan edilmişti. Üstadım en evvel üç cüz' bana yazdırmakla sair arkadaşlarıma taksim etti. Kur'an yazmak iştiyakı (arzusu), risalelerin tebyiz (temize çekme) ve tesvidindeki (taslaklarında) hizmetime arzumu kırdı. Hem arabî hattı bulunmayan sair arkadaşlara tefevvuk (üstün gelecem) edeceğim diye gururkârane (gururlu bir şekilde) bir tavırda bulundum. Hattâ Üstadım yazıya ait bir tedbir bana söylediği vakit, "Bu iş bana aittir" o vakit dedim; "Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yoktur" gibi mağrurane söyledim. İşte bu hatama göre fevkalâde hiç hatıra gelmeyen bir tokat yedim. En az arabî hattı olan bir kardeşime (Hüsrev'e) yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi anladık ki; o bir tokattır.

        Cevap: Dikkat ediyor musunuz sırf Kur’an yazmak arzusu Risale yazmak arzusundan fazla diye güya şefkat tokadı yiyor. Yani Said NURSİ’ye göre Risale yazmak Kur’an yazmaktan daha önemli. Burada sadece Nurcular değil bizzat onların elebaşısı Said NURSİ kendi kendini kutsallaştırıp taraftarlarına bunu lanse ediyor. Said NURSİ yazdığı saçmalardan seçmeleri işte böyle kutsallaştırıp taraftarlarını gevşeklik gösterdiklerinde tabiri caizse ÇARPILMAKLA itham ediyor. Birde ilginçtir Kur’an yazdığını söyleyen Nurcu kendini şöyle övüyor “ARAPÇA YAZIM KUR’AN’A BİR DERECE UYGUN BİR TARZDA İHSAN EDİLMİŞ”…Bir kere “Kur’an Yazmak” tabiri Kur’an’ın özüne aykırıdır ancak “Mushaf Yazımı” denilebilir. Zira Kur’an Allah’ın mesajıdır ve peygamberine inmiştir, ve tarih boyunca hiçbir Alim Kur’an yazmaktan değil onun metnini çoğaltmaktan söz etmişlerdir. Buna ise Kur’an yazmak değil Mushaf Yazımı yada İstinsahı –Çoğaltılması- denir. Bu Nurcu Kur’an’a bir derece uygun bir yazıdan bahsediyor ve bu yazının ne olduğunu bize söylemiyor zira belli ki bu Nurcuda üstadı gibi Kur’anı kullanarak kendini kutsallaştırma eğilimine duçar olmuş. Oysa Kur’an’ın indiği dönem bugün Araplar’ın dahi okumakta güçlük çektiği Kûfi Hattiyla yazılmıştır ve günümüz olsun Said NURSİ’nin dönemindekinden olsun oldukça farklıdır!

       Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75

 

  Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78

 

Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara! Bakara Suresi 78, 79

 

          İkincisi: Ben itiraf ediyorum ki: Hizmet-i Kur'aniyedeki kemal-i ihlas (tam bir samimiyet) ve sırf livechillah (Allah için) için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünki ben bu memlekette garib hükmündeyim, garibim. Hem şekva (şikayet) olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanaata riayet etmediğimden fakr-ı hale (fakirlik haline) maruzum. Hodbin (bencil) , mağrur insanlarla ihtilata (karıştırmaya) mecbur olduğumdan -Cenab-ı Hak afvetsin- mürüvvetkârane (kişilikli bir şekilde) bir surette riyaya (iki yüzlülüğe) ve tabasbusa (yağcılığada) da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni ikaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Halbuki Kur'an-ı Hakîm'in ruh-u hizmetine zıd olan bu vaziyetimden şeytan-ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber hizmetimize de bir soğukluk, bir fütur (gevşeklik) veriyordu.

 

         İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli, fakat inşâallah şefkatli bir tokat yedim. Şübhemiz kalmadı ki; bu tokat, o kusura binaen gelmiş. O tokat da şudur: Sekiz senedir ben, Üstadımın hem muhatabı, hem müsevvidi (müsveddeyi hazırlayan), hem mübeyyizi (temize çeker) olduğum halde, sekiz ay kadar nurlardan istifade edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da "Bu neden böyle oluyor?" diye esbab (nedenler) arıyorduk. Şimdi kat'î kanaatımız geldi ki: O hakaik-i Kur'aniye (Kur’ani gerçekler) nurdur, ziyadır. Tasannu (yapmacıklık), temelluk (sahiplenme), tezellül (ayağın kayması) zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için bu nurların hakikatlarının meali, benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak, bana yabanî görünüyor, yabanî kalıyordu. Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum ki: Bundan sonra Cenab-ı Hak bana o hizmete lâyık ihlas ihsan etsin, ehl-i dünyaya tasannu (yapışma)' ve riyadan kurtarsın. Başta Üstadım olarak, kardeşlerimden dua rica ediyorum.

 

Pür-kusur (bol kusurlu)

Şamlı Hâfız Tevfik

                        CİFR’İ ELEŞTİREN BİRİNİN BAŞINA GELENLER!

          SEKİZİNCİSİ: Seyranî'dir. Bu zât, Hüsrev gibi Nur'a müştak (istekle bağlı) ve dirayetli bir talebemdi. Esrar-ı Kur'aniyenin (Kur’ani sırların) bir anahtarı ve ilm-i cifrin (Cifr ilminin) mühim bir miftahı (anahtarı) olan tevafukata (denkliklere)  dair Isparta'daki talebelerin fikirlerini istimzaç (karıştırdım) ettim. Ondan başkaları, kemal-i şevk (tam bir arzu) ile iştirak ettiler. O zât başka bir fikirde ve başka bir merakta bulunduğu için, iştirak etmemekle beraber, beni de kat'î bildiğim hakikattan vazgeçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektub yazdı. Eyvah dedim, bu talebemi kaybettim! Çendan (gerçi) fikrini tenvir (aydınlatmak) etmek istedim. Başka bir mana daha karıştı. Bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karib (yakın) bir halvethanede (yani hapiste) bekledi.

          Cevap: Sanki insanlar Said NURSİ gibi düşünmek zorundaymış gibi NURSİ saçmalıyor. O vakit kendisi hangi hataları ve günahları işledi ki ya da hangi âlimlerin görüşlerine ters görüşler öne sürdü ki hapishaneden hapishaneye, bir beldeden başka bir beldeye sürülüp durdu? Tarihte hiçbir tefsir âlimi Said NURSİ gibi kendisini kutsallaştırıp övmemiştir. Said NURSİ taraftarlarından önce bizzat kendisi kendisini kutsallaştırıp öyle insanlara sunmuştur. Birde en önemlisi Said NURSİ’ye göre Cifr ile ilgili söyledikleri kesin gerçekmiş ve bu gerçekliğe muhalefetin bedeli de Şefkat tokadıymış, oysa kitabının başka yerlerinde Cifr ve Ebcedle ilgili yazdıklarının bir yorum olduğunu ve bu yoruma insanların katılmak zorunda olmadığı tarzında sözler sarf etmiştir. Oysa buradaki iddiasında Cifr ile ilgili tersi bir yorumun bedeli ÇARPILMAKTIR!

  

 

          DOKUZUNCUSU: Büyük Hâfız Zühdü'dür. Bu zât, Ağrus'taki Nur talebelerinin başında nâzırları hükmünde olduğu bir zaman, Sünnet-i Seniyeye ittiba (uyma) ve bid'alardan içtinabı (kaçınma) meslek (yöntem) ittihaz (edinen) eden talebelerin manevî şerefini kâfi görmeyerek ve ehl-i dünyanın nazarında bir mevki kazanmak emeliyle mühim bir bid'anın muallimliğini deruhde (yerine getirdi) etti. Tamamıyla mesleğimize zıd bir hata işledi. Pek müdhiş bir şefkat tokadını yedi. Hanedanının şerefini zîr ü zeber (yerlebir) edecek bir hâdiseye maruz kaldı. Fakat maatteessüf Küçük Hâfız Zühdü, hiç tokada istihkakı yokken, o elîm hâdise ona da temas etti. Belki inşâallah o hâdise, onun kalbini dünyadan kurtarıp tamamıyla Kur'ana vermek için bir ameliyat-ı cerrahiye-i nâfia (yararlı bir cerrahi operasyon) hükmüne geçer.

 

          ONUNCUSU: Hâfız Ahmed (R.H.) namında bir adamdır. Bu zât, risalelerin yazmasında iki üç sene teşvikkârane (teşvik edici) bir surette bulunuyordu ve istifade ediyordu. Sonra ehl-i dünya, zaîf bir damarından istifade etti. O şevk zedelendi. Ehl-i dünyaya temas etti. Belki o cihetle ehl-i dünyanın zararını görmesin, hem onlara sözünü geçirsin ve bir nevi mevki kazansın ve dar olan maişetine (geçimliğine) bir sühulet (kolaylık) olsun. İşte hizmet-i Kur'aniyeye o suretle o yüzden gelen fütur (gevşeklik) ve zarara mukabil (karşılık) iki tokat yedi. Biri; dar maişetiyle (geçimiyle) beraber beş nüfus daha ilâve edildi, perişaniyeti (perişanlığı) ehemmiyet kesbetti. İkinci tokat: Şeref ve haysiyet noktasında hassas ve hattâ birtek adamın tenkid ve itirazını çekemeyen o zât, bilmeyerek bazı dessas (fitneci) insanlar onu öyle bir surette kendilerine perde ettiler ki, şerefi zîr ü zeber (yerle bir) oldu, yüzde doksanını kaybetti ve yüzde doksan adamı aleyhine çevirdi. Her ne ise... Allah affetsin, belki inşâallah bundan intibaha (dikkate) gelir, yine kısmen vazifesine döner.

 

        

 KİMİN RIZASI YOKTUDA ACABA BU KISIM YAZDIRILMADI!

      ONBİRİNCİSİ: Belki rızası yok diye yazılmadı...

 

          Cevap: Yazılmayan bu kısımda kimin Rızası yoktu ve yazılmasını niye istemedi bunu Said NURSİ açıklamıyor ancak Said NURSİ’nin diğer iddialarıyla beraber değerlendirildiğinde yazılmasını istemeyen ve rıza göstermeyen Allah olması gerek, Allah ise şöyle diyor:

       Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93

        

 ONİKİNCİSİ: Muallim Galib'dir (R.H.). Evet bu zât, sadıkane ve takdirkârane (takdir eder şekilde), risalelerin tebyizinde (temize çekilmesinde) çok hizmet etti ve hiçbir müşkilât (problemler) karşısında za'f göstermedi. Ekser günlerde geliyordu, kemal-i şevk (tam bir şevkle) ile dinliyordu ve istinsah (kopyalıyordu) ediyordu. Sonra kendine, otuz lira ücret mukabilinde umum (bütün) Sözler'i ve Mektubat'ı yazdırdı. Onun maksadı, memleketinde neşretmek ve hem hemşehrilerini tenvir (aydınlatmak) etmek idi. Sonra bazı düşünceler neticesinde risaleleri tasavvur ettiği gibi neşretmedi, sandığa bıraktı. Birden elîm bir hâdise yüzünden bir sene gam ve gussa (üzüntü) çekti. Risalelerin neşri ile ona adavet (düşmanlık) edecek resmî birkaç düşmanlara bedel, zalim insafsız çok düşmanları buldu; bir kısım dostlarını kaybetti.

      Cevap: Dikkat ediyor musunuz? Said NURSİ adamın başına gelenleri direk yazdığı kitapla ilişkilendiriyor, demek ki kendisi çok daha büyük günahlar ve hatalar işlemiş olsa gerek ki hapishaneden hapishaneye, bir beldeden başka bir beldeye sürüklenmiş ve hayatı boyunca bu hatalarının bedelini ödemiş.

   ONÜÇÜNCÜSÜ: Hâfız Hâlid'dir (R.H.). Kendisi der: "Evet itiraf ediyorum, Üstadımın hizmet-i Kur'aniyede neşrettiği âsârın (eserlerin) tesvidinde (müsveddesinde) hararetli bir surette bulunduğum zaman mahallemizde bir câmi imamlığı vardı. Eski kisve-i ilmiyemi (ilmi giysiyi), sarığı bağlamak niyetiyle muvakkaten (geçici olarak)  o hizmete fütur (gevşeklik) verip, bilmeyerek çekildim. Maksadımın aksiyle şefkatli bir tokat yedim. Sekiz-dokuz ay imamlık ettiğim halde, müftünün çok va'dlerine rağmen, fevkalâde bir surette sarığı saramadım. Şübhemiz kalmadı ki, o kusurdan bu şefkatli tokat geldi. Ben Üstadımın hem bir muhatabı, hem bir müsevvidi (müsveddeleri hazırlayan) idim. Benim çekilmem ile tesvid (müsvedde hazırlama) hususunda sıkıntı çekmişti. Her ne ise... Yine şükür ki; kusurumuzu anladık ve bu hizmetin de ne kadar kudsî olduğunu bildik ve Şah-ı Geylanî gibi arkamızda melek-i sıyanet (koruma meleği) gibi bir Üstad bulunduğuna itimad (güvendik) ettik.

 

Ez'af-ül ibad “kulların en zayıfı)

Hâfız Hâlid

       Cevap: Dinsel şizofreni o derece bu güruha işlemiş ki basit bir SARIK SARMA meselesini bile içinde bulundukları cemaate ve düşüncesine sadakatle ilişkilendirmişlerdir. Sanki sarık sarmak gibi İslam’ın kesin bir emri varmış gibide cehalet örneği sergilenmekte. Yani bunlar ayakkabılarını ters giyseler ya da gömleklerinin düğmesi kopsa bunu dahi Risale-i Nur’la ilişkilendirecek kadar dinsel şizofreniye düşmüşlerdir. 

 

          ONDÖRDÜNCÜSÜ: Üç Mustafa'nın küçücük "üç tokat" yemeleridir.

 

          Birincisi: Mustafa Çavuş (R.H.) sekiz senedir bizim hususî küçük câmie, hem sobasına, hem gazyağına, hem kibritine kadar hizmet ediyordu. Hattâ gazyağını ve kibritini sekiz senedir kendi kesesinden sarfettiğini sonra öğrendik. Cemaate, hususan Cuma gecelerinde gayet zarurî bir iş olmayınca geri kalmıyordu. Sonra ehl-i dünya onun safvet-i kalbinden (kalbinin saflığından)  istifade ederek dediler ki: "Sözler'in bir kâtibi olan Hâfız'ın sarığına ilişecekler. Hem gizli ezan, muvakkaten (geçici olarak) terkedilsin. Sen kâtibe söyle, cebir (zorlama) görmeden evvel sarığı çıkarsın." O bilmiyordu ki: Hizmet-i Kur'aniyede bulunan birisinin sarığını çıkarmağa dair sözü tebliğ etmek, Mustafa Çavuş gibi yüksek ruhlulara pek ağırdır. Onların sözlerini tebliğ etmiş. O gece rü'yada ben görüyordum ki: Mustafa Çavuş'un elleri kirli, kaymakam arkasında olarak odama geldi. İkinci gün ona dedim: Mustafa Çavuş, sen bugün kim ile görüştün? Seni elin mülevves (kirli) bir surette kaymakamın arkasında gördüm. Dedi: "Eyvah! Bana böyle bir söz, muhtar söyledi, kâtibe söyle. Ben arkasında ne olduğunu bilmedim." Hem aynı günde bir okkaya yakın gazyağını câmiye getirmiş. Hiç vuku bulmayan, o gün kapı açık kalmış, bir keçi yavrusu içeriye girmiş, büyük bir adam gelmiş, keçi yavrusunun seccademe yakın bıraktığı müzahrefatı (süs eşyalarını) yıkamak için, ibrikteki gazyağını su zannedip bütün o gazyağını temizlik yapıyorum diye câminin her tarafına serpmiş. Acaibdir ki, kokusunu duymamış. Demek o mescid lisan-ı hal ile Mustafa Çavuş'a diyor: "Senin gazyağın bize lâzım değil. Ettiğin hata için gazyağını kabul etmedim." diye işaret vermek için o adama koku işittirilmedi. Hattâ o hafta içinde Cuma gecesinde ve birkaç mühim namazda, o kadar çalıştığı halde cemaate yetişemiyordu. Sonra ciddî bir nedamet (pişmanlık), bir istiğfar ettikten sonra safvet-i asliyesini (asil saflığını) buldu.

          Cevap: Dikkat ediyor musunuz Said NURSİ gaz yağının kokusunu bile gideriyor, kurguyu ona göre kuruyor ve muhtemeldir ki böyle bir rüyada görmüş değil ve etrafındakileri büyülemek için yalanlar söylüyor. Yani Nurcular ve Said NURSİ günlük basit olayların bile KENDİLERİ İÇİN cereyan ettiğini söyleyecek kadar kendilerini yüceleştirip insanlara öyle sunuyorlar. Bunu yaparken de keçi, cami, gazyağı ve halı gibi ne kadar canlı cansız eşya varsa kullanmaktan geri durmuyorlar. Madem bu kadar marifetliydiler o halde niye onca sıkıntı çektiler, niye onca devlet tarafından sıkıntılara maruz bırakıldılar, Said NURSİ gevşeklik gösterdiği için takipçilerinin maruz kaldığı şefkat tokatlarından bir nebze olsun dönemin İslam düşmanı devlet idarecileri niye nasiplenmedi? Zavallı, cahil takipçilerini çarptığı kadar Anadolu’da onlarca zulüm işleyen İstiklal Mahkemelerinin reislerini, savcılarını ve onlara bu emri veren idarecileri niye hiç çarpmadı?

 

          İkinci Mustafalar: Kule önündeki kıymetdar (kıymetli), çalışkan mühim bir talebem olan Mustafa ile, onun çok sadık ve fedakâr arkadaşı Hâfız Mustafa'dır. (R.H.) Ben bayramdan sonra, ehl-i dünya bize sıkıntı verip hizmet-i Kur'aniyeye fütur vermemek için şimdilik gelmesinler, diye haber göndermiştim. Şayet gelecek olurlarsa birer birer gelsinler. Halbuki bunlar üç adam birden, bir gece geldiler. Fecirden evvel hava müsaid ise gitmek niyet edildi. Hiç vuku bulmadığı bir tarzda hem Mustafa Çavuş, hem Süleyman Efendi, hem ben, hem onlar, zahir bir tedbiri düşünemedik, bize unutturuldu. Herbirimiz ötekine bırakıp ihtiyatsızlık etti. Onlar fecirden evvel gittiler. Öyle bir fırtına onları iki saat mütemadiyen tokatladı ki; bu fırtınadan kurtulmayacaklar, diye telaş ettim. Şimdiye kadar bu kışta ne öyle bir fırtına olmuş ve ne de bu kadar kimseye acımıştım. Sonra Süleyman'ı, ihtiyatsızlığının cezası olarak arkalarından gönderip sıhhat ve selâmetlerini anlamak için gönderecektim. Mustafa Çavuş dedi: O gitse, o da kalacak. Ben de onun arkasından gidip aramak lâzım. Benim arkamdan da Abdullah Çavuş gelmek lâzım." Bu hususta "Tevekkelna alellah" dedik, intizar ettik.

 

          SUAL: Has dostlarınıza gelen musibetleri, tokat eseri deyip hizmet-i Kur'aniyede füturları (gevşeklik) cihetinde bir itab (sıkıntı) telakki ediyorsun. Halbuki size ve hizmet-i Kur'aniyeye hakikî düşmanlık edenler, selâmette kalıyorlar. Neden dosta tokat vuruluyor, düşmana ilişilmiyor?

 

          ELCEVAB:اَلظُّلْمُ لاَ يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ sırrınca: Dostların hataları, hizmetimizde bir nevi zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibaha (dikkate) gelir. Düşman ise, hizmet-i Kur'aniyeye zıddıyeti, mümanaatı (engellemesi), dalalet hesabına geçer. Bilerek veya bilmeyerek hizmetimize tecavüzü, zındıka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar. Nasılki küçük kabahatleri işleyenlerin, nahiyelerde cezaları verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de: Ehl-i imanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için kısmen dünyada ve sür'aten verilir. Ehl-i dalaletin cinayetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, mukteza-yı adalet (adalet gereği) olarak âlem-i bekadaki mahkeme-i kübraya (büyük mahkemeye) havale edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.

  Cevap : Görüyor musunuz, Said NURSİ haklı olarak kendisine yapılan eleştiriye bakın nasıl komik bir yanıt veriyor. Bu yanıtı verirkende hiçbir ayet yada hadise dayanmıyor ve tabiri caizse kıvırıyor. Bunu yaparkende bir misal getiriyor ve getirdiği misallerle söylediklerinin hiçbir alakası yok. Zira Said NURSİ başa gelen tüm sıkıntıları direk yazdığı Risale-i Nur ve kendisiyle ilişkilendiriyor. Oysa Allah musibetlerle ilgili şöyle demektedir :

  “Başınıza ne geliyorsa kendi ellerinizle yaptıklarınızdan ötürüdür ve Allah bir çoğunuda affediyor” Şûra Suresi 30. Ayet

     Başımıza ne geliyorsa aslında kişisel hatalarımızla ilgili şeylerdir yani bir adamın yazdığı tefsir yüzünden ya da o adama karşı hürmetsizlikten vs bir şey başımıza gelmez. Ya tedbir almadığımız için yada kurallara uymadığımız için günlük hayatta başımıza ufak tefek şeyler gelir. O halde sormak lazım madem insanların başına bu tür olaylar geliyor bunların nedeni nedir? Nurculara göre bunların nedeni Said NURSİ ve Risale-i Nur’a olan hizmetteki kusurlar ve gevşekliklerdir, peki dünyada bu tür olayları yaşayan diğer insanlar hangi kusur ve gevşekliği işlediler ki bunları yaşıyorlar? Onların bu yaşadıklarını ne ile ilişkilendirecekler?

 

         İşte hadîs-i şerifte اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ mezkûr hakikata dahi işaret ediyor. Yani: Dünyada şu mü'min, kısmen kusuratından cezasını gördüğü için dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır. Dünya, onların saadetli âhiretlerine nisbeten bir zindan ve cehennemdir. Ve kâfirler madem Cehennem'den çıkmayacaklar. Hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları (kötülükleri, günahları) te'hir (erteleme) edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, cennetleridir. Yoksa mü'min bu dünyada dahi kâfirden manen ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyade mes'uddur. Âdeta mü'minin imanı, mü'minin ruhunda bir cennet-i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde manevî bir cehennemi ateşlendiriyor.

 

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

                                                                                         Lem'alar ( 42 - 48 )

SAİD NURSİ KERAMET SAHİBİ VELİLERDEN SÖZ EDİYOR!

   İşte bu sırra binaen kırk gün ekmek yemeyen Seyyid Ahmed-i Bedevi'nin hârikulâde halleri, imkân-ı örfî dairesindedir. Hem keramet olur, hem hârikulâde bir âdeti de olabilir. Evet Seyyid Ahmed-i Bedevi'nin (K.S.) acib ve istiğrakkârane (trans halinde) hallerde bulunduğu, tevatür derecesinde naklediliyor. Kırk günde bir defa yemek yemesi, vaki' olmuştur. Fakat her vakit öyle değil. Keramet nevinden bazı defa olmuştur. Bir ihtimal var ki: Halet-i istiğrakıyesi (trans hali), yemeye ihtiyaç görmediği için, ona nisbeten âdet hükmüne girmiştir. Seyyid Ahmed-i Bedevi (K.S.) nevinden çok evliyalardan bu tarz hârikalar mevsukan (güvenilir doğru haber) rivayet edilmiş. Madem Birinci Nokta'da isbat ettiğimiz gibi; müddehar (stoklu) rızık, kırk günden fazla devam eder ve o mikdar yememek, âdeten mümkündür ve mevsukan (güvenilir doğru haber şeklinde) hârika adamlardan o hal rivayet edilmiştir. Elbette inkâr edilmeyecektir.

 

                                                                                                      Lem'alar ( 64 )

    Cevap: Said NURSİ İslam inanç tarihi boyunca üretilen keramet masallarından örnek vermekte ve bu kerametlerden kendisine düşen hisseleri de anlatmakta. Kaldı ki bu kerametin kendisine değil Risale-i Nur’a nispet edilmesi gerektiğini söyleyerek yalanını ikiye katlıyor.   Gelin önce keramet mevzusu üzerinde biraz duralım :

      Kökü Ke-re-me’ye dayanan bu kelimenin anlamı “iyilikte ve güzellikte cömertlik”’tir. İkram kelimeside bu köke dayanır ve Türkçe’de bu kelime “sunu” anlamındadır. Tasavvuf düşüncesi Müslümanların arasında yayıldıktan sonra Evliya diye tanımlanan bazı kişilerin tıpkı Peygamberlere verilen mucizelere benzer şeylerin onlara da “Keramet” olarak verildiği inancı geliştirilmiş ve bazı sahabeler le ilgili benzer şeyler söylense de bunların sıhhati tartışılmıştır. Ancak anlatılan bazı kerametler o derece ileri seviyededir ki peygamberlere dahi verildiği söylenen mucizeleri dahi aşan bir mahiyet taşımaktadır. Oysa “Keramet” kelimesi ne Kur’an’da nede sahih hadislerde tasavvufçu zümrenin kullandığı şekilde geçmez ve Kur’an peygamberlerin dahi Allah’ın izni olmaksızın mucize getiremeyeceğini söyler. Allah izin vermedikçe peygamberler dahi mucize getiremeyeceğine göre “evliya” denilen sözüm ona ermişler zümresinin gösterdiği kerametlere Allah’ın izin verdiğini nereden bileceğiz? Eğer Allah’ın izniyle oluyor denilirse o halde bu iznin bir belgesi olması gerekir o halde bu belge nerede diye bizde sorarız? Ancak tasavvufçu ve onların izinden giden Nurcu zümre esasen Evliyaullah dedikleri bu ermişler zümresinin de vahiy aldığını mucizeler gösterdiğini dolambaçlı cümlelerle söylemekte ve İslam dairesinden çıkmış olmaktadırlar. Yüzyıllar boyunca “Keramet” masallarıyla şartlandırılan kitleler bir dinsel şizofreni içerisine sokularak günlük hayatta olan en sıradan olayı dahi kerametlerle ilişkilendirerek saptırılmıştır. Bu şekilde dini öğrenen birey ve toplumda koyunlaştırılarak Ermişler Sınıfının kulu kölesi haline getirilmiştir. Said NURSİ’de aynı yöntemi kullanarak taraftar toplamaya çalışmış yada topladığı taraftarlarını bu keramet masallarıyla korkutarak çevresinde tutmuştur. Bu psikolojiyle yetişen Nurcularda bir nevi “Çarpılma” korkusuyla vicdanlarındaki sorgulama yetilerini bastırıp KENDİLERİNİ BİR ŞEYE İNANDIRMAK zorunda kalmışlardır. Oysa Allah bakın keramet sahibi olarak kendisini nasıl anlatıyor:

      “Oku yaratan rabbinin adıyla oku o ki insanı asılıp tutulan bir şeyden yarattı, oku rabbin en kerim olandır o kalemle insana bilmediğini öğretti” Alak Suresi 1, 2, 3, 4, 5. Ayet.

         “ Adem oğluna biz çok cömert davrandık onları karada ve denizde taşıdık, temiz şeylerle rızıklandırdık ve yarattıklarımızın bir çoğundan üstün tuttuk” İsra Suresi 70

        İsra suresinde “Cömert davrandık” diye tercüme ettiğimiz kelimenin Arapçası “Kerremnê”’dir ve Allah burada tüm insanlığa bu ikramını yaptığını söylemektedir. Ancak Tasavvufçu zümre bu kerameti bir takım ermişler sınıfına özelleştirerek kullanmaktadır. Allah ise onların aksine tüm insanlığı o kerametin içinde görmektedir. O yüzden inancı ne olursa olsun ister günahkâr ister takva sahibi kısacası tüm insanlar keramet sahibidir. Zira Allah’ın bir sıfatı da Kerim’dir ki bu Kerimliği/kerameti tüm yarattıklarına şamildir.

     Allah Alak Suresinin ilk beş ayetinde ise insana olan kerametini ona KALEMLE BİLMEDİĞİNİ ÖĞRETEREK gösterdiğini söylüyor zira insana verilen en büyük ikramda tamda budur yani ÖĞRENME VE ÖĞRETME YETİSİ… Ancak bunlarda bir emekle olabilecek bir şey! Allah insana çalıştığından başkasının olmayacağını söyler ve zorlu bir deneyim sürecinin insan hayatının boyunca onun peşini bırakmayacağını ve kimseye iltimas geçmeyeceğini de bildiriyor. Tüm bunlara rağmen tasavvufçu ve Nurcu kesim Allah’tan hiçbir belgeleri olmadığı halde bir takım insanları seçilmiş ilan edip onlara peygamber mucizesine benzer olağanüstülükler atfederler!

      Keramet masalları muhtemelen Hristiyan dininde Azizlerin yaşadığı iddia edilen olağanüstülüklere nazire olarak tasavvufçuların ve benzeri fırkaların Müslümanlar için uydurduğu şeylerdir. Hristiyan kültüründeki azizler tasavvuf kültüründeki Evliya sınıfını karşılamaktadır. Ancak İslamdan sapmanın adı olan ne tasavvufçuların nede Hristiyanların bu uydurduklarının asılları yoktur ve bu düpedüz Allah’a yapılmış alçakça iftiralardır.

 

SAİD NURSİ HZ. ALİ’YE İFTİRA ATARAK ONUN KENDİSİNİ VE YANDAŞLARINI MÜJDELEDİĞİNİ İDDİA EDİYOR!

   Hem itiraf ediyorum ki: Samimî ihlasınızla, şan ü şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyadan beni bir derece kurtardınız. İnşâallah tam ihlasa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlasa sokarsınız. Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (R.A.) o mu'cizevari kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı A'zam (K.S.), o hârika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlasa binaen iltifat ediyorlar ve himayetkârane (korur şekilde) teselli verip hizmetinizi manen alkışlıyorlar. Evet hiç şübhe etmeyiniz ki, bu teveccühleri, ihlasa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlası kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem'adaki şefkat tokatlarını tahattur (hatırlayınız) ediniz. Böyle manevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz وَ يُؤْثِرُونَ عَلَى اَنْفُسِهِمْ sırrıyla ihlas-ı tâmmı (tam ihlası) kazanınız.

                                                                                            Lem'alar ( 162 )

      Cevap: Said NURSİ bu cümlelerinde yine Ali b. Ebi Talip ve Abdulkadir Geylani’nin gaybden haber verme yoluyla kendi eserini müjdelediğini iddia ediyor ki Allah Kur’anda gaybten haber vermeyle ilgili şöyle diyor:

 

   Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179

De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50

De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188

Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20

Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31

Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123

Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77

De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar. Neml Suresi 27

Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41

Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47

O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28

  Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!)  göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.

 

 Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.

SAİD NURSİ BAKIN KENDİSİNİ NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR!

   Eğer siz benim bedelime (yerime) Risale-i Nur'u kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz, o vakit kaidemiz (kuralımız)  mûcibince (gereğince); bütün kardeşleriniz olan Nur şakirdlerinin manevî kazançlarına ve dualarına da hissedar oluyorsunuz.

                                                                                               Lem'alar ( 204 )

         Allah bu tarz haddi aşanlara şöyle seslenmektedir:

       De ki “Ey kitap ehli dininiz hakkında gerçek dışı bir şekilde aşırıya gitmeyin ve bundan evvel şaşırmış, birçoklarını da şaşırtmış ve yolun doğrusundan sapmış bir topluluğun kanaatlerinin ardından gitmeyin!” Maide Suresi 77 

      De ki “Rabbim ancak açık gizli fuhuşu, her türlü günahı aranızdaki hukuksuz tutkuları ve hakkında hiçbir delil indirmediği halde Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilip bilmediğinizi konuşmayı haram kılmıştır” A’raf Suresi 33

       Said NURSİ Allah’ın isim ve sıfatlarını eseriyle ilişkilendirerek Allah hakkında atıp tutmaktadır ve inanç dünyasında ise zaten “ŞİRK” olan her birey gibi haddi aşmaktadır. Zira şirk koşan biri Allah hakkındada gönlünce konuşmaktan çekinmeyecek, şahsını, yaptıklarını direk Allah’ın isimleriyle ilişkilendirebilecektir.  

        

SAİD NURSİ BOL NUR SIFATLI KELİMELERİ BAKIN KENDİSİNE NASIL NİSPET EDİYOR!

    ONBEŞİNCİ RİCA: {(Haşiye): Nur'un te'lif zamanı üç sene evvel bitmiş olmasından, bu Onbeşinci Rica, ileride bir Nurcu tarafından İhtiyarlar Lem'asının tekmiline (tamamlanmasına) -te'lifine- me'haz (kaynak) olmak üzere yazıldı.} Bir zaman Emirdağı'nda ikamete memur ve tek başıma bir menzilde âdeta bir haps-i münferid (hücre cezası) ve bana çok ağır gelen tarassudlar (gözaltılar) ve tahakkümler (baskılar) ile bana işkence vermelerinden hayattan usandım, hapisten çıktığıma teessüf ettim. Ruh u canımla Denizli Hapsi'ni arzuladım ve kabre girmeyi istedim. Ve "hapis ve kabir, bu tarz-ı hayata müreccahtır (tercih edilmiştir)" diye ya hapse veya kabre girmeye karar verirken, inayet-i İlahiye imdada yetişti; kalemleri teksir makinesi olan Medreset-üz Zehra şakirdlerinin ellerine, yeni çıkan teksir makinesini verdi. Birden Nur'un kıymetdar mecmualarından her tanesi, bir kalem ile beş yüz nüsha meydana geldi. Fütuhata başlamaları, o sıkıntılı hayatı bana sevdirdi, "Hadsiz şükür olsun" dedirtti.

 

         Bir miktar sonra Risale-i Nur'un gizli düşmanları fütuhat-ı Nuriyeyi (Nurun fetihlerini) çekemediler. Hükûmeti aleyhimize sevkettiler. Yine hayat bana ağır gelmeye başladı. Birden inayet-i Rabbaniye tecelli etti. En ziyade Nurlara muhtaç olan alâkadar memurlar, vazifeleri itibariyle müsadere (el konulan) edilen Nur Risalelerini kemal-i merak ve dikkatle mütalaa ettiler. Fakat Nurlar onların kalblerini kendine tarafdar eyledi. Tenkid yerinde takdire başlamalarıyla, Nur Dershanesi çok genişlendi; maddî zararımızdan yüz derece ziyade menfaat verdi, sıkıntılı telaşlarımızı hiçe indirdi.

 

         Sonra gizli düşman münafıklar, hükûmetin nazar-ı dikkatini benim şahsıma çevirdiler. Eski siyasî hayatımı hatırlattırdılar. Hem adliyeyi, hem maarif dairesini, hem zabıtayı, hem dâhiliye vekaletini evhamlandırdılar (işkillendirdiler). Partilerin cereyanları ve komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrikatıyla (tahrikler) o evham (endişeler) genişlendi. Bizi tazyik (baskı) ve tevkif (tutuklama) ve ellerine geçen risaleleri müsadereye (el koymaya) başladılar. Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) faaliyetine tevakkuf (kesinti) geldi. Benim şahsımı çürütmek fikriyle, bir kısım resmî memurlar, hiç kimsenin inanmayacağı isnadlarda bulundular. Pek acib iftiraları işaaya (yaymaya) çalıştılar. Fakat kimseyi inandıramadılar.

 

         Sonra pek âdi bahanelerle, zemheririn en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkif ederek, büyük ve gayet soğuk ve iki gün sobasız bir koğuşta tecrid-i mutlak içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa soba yakar ve daima mangalımda ateş varken, za'fiyet ve hastalığımdan zor dayanabilirdim. Şimdi, bu vaziyette hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inayet-i İlahiye ile bir hakikat kalbimde inkişaf etti.

 

         Manen: "Sen hapse Medrese-i Yusufiye namı vermişsin; hem Denizli'de sıkıntınızdan bin derece ziyade hem ferah, hem manevî kâr, hem oradaki mahpusların Nurlardan istifadeleri, hem büyük dairelerde Nurların fütuhatı (fetihleri) gibi neticeler, size şekva (şikayet) yerinde binler şükrettirdi, herbir saat hapsinizi ve sıkıntınızı, on saat ibadet hükmüne getirdi; o fâni saatleri bâkileştirdi. İnşâallah bu Üçüncü Medrese-i Yusufiyedeki musibetzedelerin Nurlardan istifadeleri ve teselli bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntını hararetlendirip, sevinçlere çevirecek ve hiddet ettiğin adamlar eğer aldanmışlarsa bilmeyerek sana zulmediyorlar. Onlar hiddete lâyık değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalalet hesabına seni incitiyorlar ve işkence yapıyorlarsa, onlar pek yakın bir zamanda, ölümün i'dam-ı ebedîsiyle kabrin haps-i münferidine (hücre hapsine) girip, daimî sıkıntılı azab çekecekler. Sen onların zulmü yüzünden hem sevab, hem fâni saatlerini bâkileştirmeyi, hem manevî lezzetleri, hem vazife-i ilmiye ve diniyeyi ihlas ile yapmasını kazanıyorsun!" diye ruhuma ihtar edildi. Ben de bütün kuvvetimle "Elhamdülillah" dedim. İnsaniyet damarıyla o zalimlere acıdım. "Ya Rabbi! Onları ıslah eyle!" diye dua ettim.

 

         Bu yeni hâdisede, ifademde Dâhiliye Vekaletine yazdığım gibi, on vecihle kanunsuz olduğu ve kanun namına kanunsuzluk eden o zalimler -asıl suçlu onlar olması gibi- öyle bahaneleri aradılar; işitenleri güldürecek ve hakperestleri ağlattıracak iftiraları ve uydurmalarıyla ehl-i insafa gösterdiler ki; Risale-i Nur'a ve şakirdlerine (takipçilerine) ilişmeye, kanun ve hak cihetinde imkân bulamıyorlar, divaneliğe sapıyorlar.

                                                                                     Lem'alar ( 258 - 259 )

kıyasen, çok çocuk oyuncaklarına seyirci olup gülerek ağladık ve anladık ki: Risale-i Nur'a ve şakirdlerine (takipçilerine) ilişenler, maskara olurlar.

                                                                                                 Lem'alar ( 260 )

Birincisi: Benim ve Nurların gizli düşmanlarımız, benim istemediğim halde hakkımdaki teveccüh-ü âmmeyi (genel kanıyı) kırmak ile Nur'un fütuhatına sed çekilir diye, bazı safdil resmî memurları kandırıp, şahsımı millet nazarında çürütmek fikriyle, ihanetkârane (ihanet eder şekilde) böyle muameleye sevketmişler. Buna karşı inayet-i İlahiye, Nurların iman hizmetine mukabil, bir ikram olarak, o bir tek adamın ihanetine bedel, bu yüz adama bak! Hizmetinizi takdir ile şefkatkârane acıyarak alâkadarane (ilgili bir şekilde) sizi istikbal ve teşyi' ediyorlar. Hattâ ikinci gün, ben müstantık (sorgu) dairesinde müddeiumumun (savcı) suallerine cevab verirken, hükûmet avlusunda mahkeme pencerelerine karşı bin kadar ahali kemal-i alâka ile toplanıp lisan-ı hal ile "Bunları sıkmayınız!" dediklerini, vaziyetleriyle ifade ediyorlar gibi göründüler. Polisler onları dağıtamıyordular. Kalbime ihtar edildi ki: Bu ahali, bu tehlikeli asırda tam bir teselli ve söndürülmez bir nur ve kuvvetli bir iman ve saadet-i bâkiyeye bir doğru müjde istiyorlar ve fıtraten arıyorlar ve Nur Risalelerinde aradıkları bulunuyor diye işitmişler ki, benim ehemmiyetsiz şahsıma, imana bir parça hizmetkârlığım için haddimden çok ziyade iltifat gösteriyorlar.

                                                                                                 Lem'alar ( 261 )

 ONALTINCI RİCA: Bir zaman ihtiyarlık vaktinde, Eskişehir hapsinden -bir sene cezayı çekip- çıktım. Beni Kastamonu'ya nefyettiler (sürdüler). Polis karakolunda iki-üç ay misafir ettiler. Benim gibi sadık dostlarıyla görüşmekten sıkılan bir münzevi ve kıyafetinin tebdiline tahammül etmeyen bir adam, böyle yerlerde ne kadar azab çeker anlaşılır. İşte ben bu me'yusiyette (umutsuzlukta) iken, birden inayet-i İlahiye (ilahi yardım) ihtiyarlığımın imdadına geldi. O karakoldaki komiser, polislerle beraber sadık dost hükmüne geçtiler. Hiçbir vakit şapkayı başıma koymayı ihtar etmedikleri gibi; benim hizmetçilerim misillü, istediğim zaman beni şehrin etrafında gezdiriyordular. Sonra o karakolun karşısında Kastamonu'nun Medrese-i Nuriyesine girdim, Nurların te'lifine başladım. Feyzi, Emin, Hilmi, Sadık, Nazif, Salahaddin gibi Nur'un kahraman şakirdleri, Nurların neşri, teksiri için o medreseye devam ettiler. Gençlikte eski talebelerimle geçirdiğim kıymetdar müzakere-i ilmiyeyi daha parlak bir surette gösterdiler. Sonra gizli düşmanlarımız bazı memurları ve bir kısım enaniyetli hocalar ve şeyhleri aleyhimize evhamlandırdılar. Bizi, Denizli Hapsine beş altı vilayetlerden gelen Nur talebelerini, o Medrese-i Yusufiyede toplanmağa vesile oldular. Bu Onaltıncı Rica'nın tafsilâtı, Kastamonu'dan gönderip Lâhika'ya geçen ve Denizli Hapsinde oradaki kardeşlerime gizli gönderdiğim küçük mektublar ve mahkemesindeki Müdafaa Risalesi'dir ki; bu ricanın hakikatını parlak gösteriyorlar. Tafsilâtını lâhikaya, müdafaama havale edip, gayet kısa işaret edeceğiz.

                                                                                                   Lem'alar ( 263 )

Ben mahrem ve mühim mecmuaları, hususan Süfyan'a ve Nur'un kerametlerine dair risaleleri kömür ve odunlar altında sakladım; tâ benim vefatımdan veya baştaki başlar hakikatı dinleyip akıllarını başlarına aldıktan sonra neşredilsinler diye müsterihane (rahat bir şekilde) dururken, birden taharri (araştırma) memurları ve müddeiumumun (başsavcı) muavini (yardımcısı), menzilimi (evimi) bastılar. O gizli ve ehemmiyetli risaleleri, odunların altından çıkardılar. Hem beni tevkif edip Isparta hapishanesine, sıhhatım muhtell (bozuk) bir halde gönderdiler. Ben pek çok müteellim (sıkıntılı) ve Nurlara gelen o zarardan dehşetli müteessir (etkilenmiş) iken, bir inayet-i İlahiye imdadımıza yetişti. O gizlenmiş ve ehl-i hükûmet onları okumağa çok muhtaç olan o ehemmiyetli risaleleri kemal-i merak ve dikkatle okumağa başlayıp, büyük resmî daireler âdeta bir Dershane-i Nuriye hükmüne geçti. Tenkid fikriyle takdire başladılar. Hattâ Denizli'de, hiç haberimiz yokken, fevkalâde perde altında matbu' Âyet-ül Kübra'yı resmî ve gayr-ı resmî pek çok adamlar okudular, imanlarını kuvvetlendirdiler. Bizim hapis musibetimizi hiçe indirdiler.

 

         Sonra bizi Denizli Hapsine aldılar. Beni tecrid-i mutlak içinde ufunetli (izbe, leş gibi) , rutubetli soğuk bir koğuşa soktular. İhtiyarlık, hastalık ve benim yüzümden masum arkadaşlarımın zahmetlerinden bana gelen çok teellüm (sıkıntı) ve Nurların ta'til ve müsaderesinden (el konulmasından) gelen çok teessüf ve sıkıntı içinde çırpınırken, birden inayet-i Rabbaniye imdada yetişti. Birden o koca hapishaneyi bir Dershane-i Nuriyeye çevirip bir Medrese-i Yusufiye (A.S.) olduğunu isbat ederek, Medreset-üz Zehra kahramanlarının elmas kalemleriyle Nurlar intişara başladı. Hattâ o ağır şerait içinde Nur'un kahramanı, üç dört ay zarfında yirmiden ziyade Meyve ve Müdafaat Risalesi'nden yazdı. Hem hapiste, hem hariçte fütuhata başladılar. O musibetteki zararımızı büyük menfaatlere ve sıkıntılarımızı sevinçlere çevirdi. عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrını tekrar gösterdi.

 

         Sonra birinci ehl-i vukufun (uzmanların) yanlış ve sathî (yüzeysel) zabıtlara binaen aleyhimizde şiddetli tenkidleri ve Maarif Vekili'nin dehşetli hücumuyla beraber aleyhimizde bir beyanname neşretmesiyle, hattâ bazı haberlerle bir kısmımızın i'damına çalışıldığı hengâmda, bir inayet-i Rabbaniye imdadımıza yetişti. Başta Ankara ehl-i vukufunun şiddetli tenkidlerini beklerken, takdirkârane raporları, hattâ beş sandık Nur Risalelerinde beş on sehiv (hata) buldukları halde, mahkemede onların sehiv (hata) ve yanlış gösterdikleri noktalar ayn-ı hakikat olduğunu ve onların sehiv (hata)  ve yanlış dedikleri maddelerde kendileri sehiv (hata)  ettiklerini isbat ettiğimiz gibi, beş yaprak raporlarında beş on sehiv (hata)   ve yanlışlarını gösterdik. Ve yedi makamata (makamlara) gönderdiğimiz Meyve ve Müdafaaname Risaleleri ve Adliye Vekaletine gönderilen Nur'un umum risaleleri, hususan mahremlerin dokunaklı ve şiddetli tokatlarına mukabil (karışılık) tehdidkârane (tehdit eder şekilde) şiddetli emirler beklerken gayet mülayimane (yumuşak bir şekilde), hattâ tesellikârane (teselli eder şekilde) Başvekil'in bize gönderdiği mektubu gibi, musalaha (barışır şekilde) tarzında ilişmemeleri kat'î isbat etti ki: Risale-i Nur'un hakikatları inayet-i İlahiye kerametiyle, onları mağlub edip kendini onlara irşadkârane okutturmuş, o geniş daireleri bir nevi dershane yapmış, çok mütereddid ve mütehayyirlerin imanlarını kurtarmış ve bizim sıkıntılarımızdan yüz derece ziyade manevî ferah ve faide verdi.

 

         Sonra gizli düşmanlar beni zehirlediler ve Nur'un şehid kahramanı merhum Hâfız Ali benim bedelime hastahaneye gitti ve benim yerimde berzah âlemine seyahat eyledi, bizi me'yusane (umutsuzca) ağlattırdı. Ben bu musibetten evvel Kastamonu'nun dağında bağırarak mükerrer (tekrar tekrar) defa dedim: "Kardeşlerim! Ata et, arslana ot atmayınız." Yani her risaleyi herkese vermeyiniz; tâ, bize taarruz edilmesin. Yaya gidilse yedi gün uzakta Hâfız Ali (Rahmetullahi Aleyh), manevî telefonuyla işitiyor gibi aynı vakit bana yazıyor ki: "Evet Üstadım, Risale-i Nur'un bir kerametidir ki; ata et, arslana ot atmaz. Belki ata ot, arslana et atar ki, o arslan hocaya İhlas Risalesi'ni verdi." Yedi gün sonra mektubunu aldık, hesab ettik; aynı zamanda, ben dağda bağırırken, o da garib sözleri mektubunda yazıyormuş.

 

         İşte Nur'un böyle bir manevî kahramanının vefatı ve gizli münafıkların aleyhimizde desiselerle bizi cezalandırmaya çalışmaları ve benim zehirli hastalığımdan dolayı beni de hastahaneye resmî emirle mecbur etmek endişesi bizi sıkarken, birden inayet-i İlahiye imdada geldi.

 

         Mübarek kardeşlerimin hâlis dualarıyla zehirin tehlikesi geçmiş ve o merhum şehidin kuvvetli emarelerle, kabrinde Nurlarla meşgul olması ve sual meleklerine Nurlar ile cevab vermesi ve onun bedeline ve onun sisteminde Nurlara çalışacak Denizli Kahramanı Hasan Feyzi (Rahmetullahi Aleyh) ve arkadaşları perde altında tesirli bir surette hizmetleri ve düşmanlarımızın dahi, mahpusların birden Nurlarla ıslah olmaları cihetinde hapisten çıkmamıza taraftar olması; ve Ashab-ı Kehf misillü Nur şakirdleri o sıkıntılı çilehaneyi Ashab-ı Kehf ve eski zaman ehl-i riyazatının mağaralarına çevirmesi ve istirahat-ı kalble Nurların neşrine ve yazmasına sa'yleriyle (gayretleriyle), inayet-i Rabbaniyenin imdadımıza yetiştiğini isbat etti.

 

                                                                                        Lem'alar ( 263 - 265 )

  Cevap: Said NURSİ, Nur kelimesini Nurculuk dininin sloganı olarak seçmiş ve bu kelimeyi çeşitli sıfat tamlamalarıyla kendisine değil direk Allah’a ve Kur’an’a nispet ederek kendi tasarrufatıyla olmadığını söylemektedir. Öyle ki kendisinin dahi Nur’lardan istifade ettiğini söyleyerek bu kitaplar topluluğunun kendisine ait olmadığını ifade ederek vahiy olduğunu ikrar etmektedir. Nurculara bunu söylediğimizde “Ne var bunda herşeyin yaratıcısı Allah, Said NURSİ’de kendisine değil direk Allah’ın fazl u keremiyle ilişkilendirerek saygısını ifade ediyor” diyerek kıvırmaktadırlar. Oysa salt sadece böyle söylenmiş olsa bu bir nebze kabul edilebilir ancak söz konusu Nurlar, doğa olaylarıyla ilişkilendiriliyor ve Ebced, Cifr gibi batıl hesaplama yöntemiyle Kur’an’ın müjdelediği söyleniyor ve zaten Said NURSİ’nin tüm bu iddialarını alt alta konulduğunda Risale-i Nur gerçekten Said NURSİ’nin eseri değil Allah tarafından sünuhat, ilhamat ve ihtarat tarzında ona yazdırılmıştır! Bu ise apaçık peygamberlik iddiasıdır ve Allah böyleleri için şöyle der :

     Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93

BİR NURCU  BAKIN ÜSTADININ YAZDIĞI ESERİ NASIL GÖKLERE ÇIKARIYOR!

Bu Lem'anın başında İmam-ı Ali (R.A.), Risale-i Nur'a işaret ettiğinden, bir kardeşimiz heyecanlı bir iştiyakla Risale-i Nur'a, Elmas Cevher Nur ismini takıp tekrar ederek yazmıştı. Bu Lem'anın âhirinde derci (konulması) münasib görüldü:

     Yayıncının Notu: Dikkat edilirse Said NURSİ kendisine ve yazdığı kitaba yapılan ölçüsüz övgüleri reddetmek yerine kitabının münasip yerine koymayı salık veriyor. Buda gösteriyor ki Said NURSİ ve ekibi saptırıcı fikirleri bilinçli ve organizeli bir şekilde yapmaktadır.

 

         Takva dairesinde bulunan talebe deli de olsa, acaba Risale-i Nur'un ve kıymetli elmasın nurundan ayrılabilir mi? Öyle tahmin ederim ki: Risale-i Nur'un bu âciz talebeniz kadar kerametini, faziletini, lezzetini yiyen, tatlı meyvesinden koparan nadirdir. Hem bu kadar âcizliğim ile beraber, Risale-i Nur'a hizmet edemediğim halde göstermiş olduğunuz teveccühe medyun-u şükranım (şükran borçluyum). Binaenaleyh Risale-i Nur'dan bendeniz değil, hiç bir talebeniz o mübarek elmastan ve lezzetten ayrılamaz.

 

         Affınıza mağruren Risale-i Nur'un bu defaki taharriyatında (araştırmasında) iki kerameti meydana aynen çıkmıştır: Hapishane içerisinde polis, jandarma ve gardiyanlar müdhiş arama yaparken, o esnada hiç kimse görmeden, yedi sekiz yaşında, hemşiremin mahdumu (çocuğu), mekteb çantasının içerisine Risale-i Nur'un nüshalarını koyarak alıp gitmiştir. Arama, bendenizin odasında idi. Çocuk odaya geldi, odada telaş görünce, odanın bir tarafında ayrıca duran Risale-i Nur'ları çantasına koydu ve içerideki memurların hiçbirisi farkına varmadı, çocuğa da birşey demediler. Fedakâr çocuk doğruca vâlidesine gidiyor. "Dayımın daima bize okuduğu Risale-i Nur'ları getirdim. Bunları alacaklarmış. Ben onların haberi olmadan, onlar başka mektub, kitab karıştırırlarken aldım, çantama koydum. Bunları iyice bir yere koyunuz, muhafaza ediniz. Ben bunların okunmasını çok seviyorum. Dayım bize bunları okuyordu. O okurken ben başka bir halet kesbediyordum." diye vâlidesine söylüyor ve mektebine avdet (geri dönüyor) ediyor. Bu sayede Elmas Cevher Nurlar ele geçmemiş oluyor. Bu keramet değil de nedir? Kur'anî bir mu'cize değildir de nedir? Acaba bu fazilet, acaba bu lezzet, acaba bu Elmas Cevher, hangi te'lifatta (yazılmış eserlerde) vardır ki, bu Elmas Cevher Nurlar, şimdiye kadar hangi zâtın ağzından dökülmüştür? Ben de; hapis değil, bu Elmas Cevher Nurlar için her an, her dakika, her fedakârlığı memnuniyetle kabul ederim. Benden sonra bu Elmas Cevher Nurlar yoluna evlâdım Emin de bütün hayatını sarfetmeye hazırdır.

              Cevap: Oysa Said NURSİ Şualar adlı kitabında Risalelerin serbestçe okunup yayıldığını söylüyor, burada ise takibata maruz kaldığını ve kendinden menkul bir kerametle aranmasına rağmen bulunmadığını söylüyor. O halde aynı dönemde takibata maruz kalan solcuların, sosyalistlerin yayınlarının da bulunmaması acaba onların kerametlerinden midir? Söz konusu müfrit Nurcu öyle ileri gidiyor ki Risale-i Nur’u Kur’ani Mucize olarak nitelendiriyor! Başka yerlerde ise Risalelere devletin el koyduğunu Said NURSİ söylüyor madem bu kitap için kerametler gerçekleşiyor peki neden el konulan Risaleler için niye bu kerametler gerçekleşmedi? Neresinden bakılırsa bakılsın Nurcuların kafası çelişkiler ve şizofren yaklaşımlarla dolu!

 

         İşte bu Elmas Cevher Nur'un ikinci kerametini isbat ile, üç yaşından sekiz yaşına kadar akrabalarım ve evlâdım, bu Elmas Cevher Nurlar için fedakârane ve bu yolda hayatlarını hiç düşünmeden feda edeceklerini isbat ederim. Çünki bu Elmas Cevher Nur'u okurken hepsi başıma toplandı. Onları sevdim ve birer çay verdim; bu Elmas Cevher Nur'u okumağa devam ettim. Hepsi birden "Bu nedir? Bu yazı nasıl yazıdır?" sordular. Ben de dedim: "Bu Elmas Cevher Nur'dur!" diye bunlara okumağa başladım. Onuncu Söz'ü okurken saatler geçmiş. Çocuklar merakından, anlayamadıkları zaman hemen bendenize soruyorlardı. Ben de bu Elmas Cevher Nur'u onların anlayabileceği şekilde izah ederken çocukların renkleri, renk renk oluyordu ve güzelleşiyordu. Bendeniz de çocukların yüzüne baktıkça hepsinde ayrı ayrı nurlu Said görüyordum.

 

         Suallerinde "Nur hangisi? Cevher hangisi ve Elmas hangisi?" diye sorduklarında; "Evet Nur, bunu okumaktır. Bak sizde bir güzellik meydana geldi." Onlar da birbirinin yüzüne baktılar, tasdik ettiler. "Ya Elmas nedir? Bu sözleri yazmaktır. O zaman, yani yazdığınız zaman sizin yazılarınız elmas gibi kıymetli olur." Tasdik ettiler. "Ya Cevher nedir? İşte o da bu kitabdan aldığınız imandır." Hepsi birden şehadet getirdiler. Bu sohbette üç dört saat geçmiş, bendeniz farkına varmadım.

          Yayıncının Notu: Bu meczup Nurcu Said NURSİ’nin kitaplarını o kadar kutsallaştırıyor ki, utanmasa tüm övücü sıfatları, içinde ilim namına bir şey olmayan bu kelime israfından ibaret için kitap kullanacak! Bu Nurcu bu övgüleri Allah’ın kitabına yapması gerekirken, bu yazma ve üzerinde kafa yorma gayretini Allah’ın kitabı üzerinde yapması gerekirken Said NURSİ gibi bir şarlatanın İslam’ın özüne ters iddiaları üzerinde gayretini yoğunlaştırıyor ve sonuçta üstadının izinden giderek Nurculuk dinine övgüler diziyor.

 

         İşte Elmas Cevher Nur budur dedim. Tasdik ettiler. Hepsi birden bana bakıyorlardı ve "Bunu kim yazdı?" diyorlardı.

 

Âciz talebeniz

Şefik

                                                                                       Lem'alar ( 277 - 278 )

Tarafgirane ve Risale-i Nur'a rakibane söylenen sözlere mukabildir.

 

         Ger medhetmekse tefahurla kendinizi maksadın

         Risale-i Nur'un en sönük yıldızının peykisiniz (uydususunuz)

         Zinhar (asla) seyyare (gezegen) zannetme kardeşim, Risale-i Nur'un

         Arz değil, Âfitab (güneş) dahi peykidir (uydusu)onun

         Pek yakında parlayacaktır âlemde Risale-i Nur

         Sönmez, belki gizlenir, zira nurun alâ nur

         Bir nur ki, bahr-i hakikat (gerçeğin denizi) ve mahz-ı hidayettir (hidayet kaynağıdır) o

         مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِىِّ وَ مَنِ اهْتَدَى yı oku.

         Hak'tan olmaz şikayet, belki maksad hikâyet

         Şer'in üzere giderken Hakk'a malûm

         Risale-i Nur'a ki, eylemiştim hem de hizmet

         Risale-i Nur ki, Aliyy-ül Murtaza ve Gavs-ı A'zam

         Celcelutiye'de ve bazı kasaidde (kasidelerde) etmişler işaret

         Risale-i Nur ki, urvet-ül vüska, lenfisam (kopmayan sağlam kulp)

         Temessük etmiştim zira, hem hidayet ve ayn-ı hakikat (gerçek hakikat)

         Koydular bizleri ki, orada durmuştu Yusuf Aleyhisselâm

         Hem de beraberimizde idi Hazret-i Üstad.

 

Halil İbrahim

                                                                                          Lem'alar ( 279 )

             Yayıncının notu: Halil İbrahim adlı meczup Nurcu üstadı gibi Risale-i Nur’a Kur’anın sıfatlarını layık görüyor ve onun için,

1-    Urvet-i vüska (Kopmayan Kulp) sıfatını layık görüyor ki bu sıfatı Allah kendi kitabı için Bakara Suresi 256. Ayetinde kullanmaktadır. Demek ki bu Nurcu için Risale-i Nur Allah’ın kitabıyla eş değerdir. Tarih boyunca hiçbir tefsir âliminin böyle meczup bir okuyucu ve taraftarı olmamıştır.

2-    Bu meczup Nurcuya göre risaleleri eleştirenler risalelerin en sönük yıldızının uydusuymuş, hatta sadece itiraz edenler değil, yeryüzü ve güneş bile Risale-i Nur’un uydusuymuş.

Bakın Allah inancında aşırıya gitmiş tipler için kitabında ne diyor :

         Allah bu tarz haddi aşanlara şöyle seslenmektedir:

       De ki “Ey kitap ehli dininiz hakkında gerçek dışı bir şekilde aşırıya gitmeyin ve bundan evvel şaşırmış, birçoklarını da şaşırtmış ve yolun doğrusundan sapmış bir topluluğun kanaatlerinin ardından gitmeyin!” Maide Suresi 77 

      De ki “Rabbim ancak açık gizli fuhuşu, her türlü günahı aranızdaki hukuksuz tutkuları ve hakkında hiçbir delil indirmediği halde Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilip bilmediğinizi konuşmayı haram kılmıştır” A’raf Suresi 33

SAİD NURSİ KENDİ YAZDIĞININ KENDİSİNE TESİR ETTİĞİNİ SÖYLÜYOR!

   Bu âhirde gördüm ki: Risale-i Nur'un eczalarındaki kuvvetli ukde-i hayatiye (hayat prensibi) ve parlak nurlar, o silsile-i tefekküratın (zincirleme düşüncelerin)  lem'alarıdır (parıltılarıdır). Bana ettikleri tesiri başka zâtlara da edeceği düşüncesiyle, âhir ömrümde mecmuunu kaleme almak niyet etmiştim. Gerçi çok mühim parçaları risalelerde dercedilmiştir (içine almıştır); fakat heyet-i mecmuasında (genel toplamında) başka bir kuvvet ve kıymet bulunacaktır.

                                                                                           Lem'alar ( 285 )

        Cevap: insanın kendi kendine yazdığı bir şey daha sonra neden tesir etsin? Bazen yazarlar yazdıklarını sonradan okuduğunda yazdığına bazen hayranlık duyar ve bazende yazdıklarını beğenmez, Said NURSİ olaya bu açıdan bakmıyor tam tersine yazdığı eserler onun iddiasına göre Allah tarafından yazdırıldığı için ve bu nedenle de kendisine ait olmadığı için okuduğunda ETKİLENDİĞİNİ söylüyor! Zaten Risale-i Nur ona göre kendi eseri değil tamamen Kur’an’dan sızan, Allah ihsanıyla yazılmış bir kitaptır. Allah’ta böyleleri için şöyle demektedir:

         Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azapla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93

        

SAİD NURSİ BU KİTABININ 205 VE 303. SAYFALARI ARASINDA ARAPÇA BİR BÖLÜM YAZMIŞ KENDİSİNİ İYİCE ESRARENGİZLEŞTİREREK İLGİ TOPLAMA GAYRETİ İÇİNE GİRMİŞTİR!

  

SAİD NURSİ  YİNE HZ. ALİ’YE İFTİRALAR ATIYOR BAHSETTİĞİ EN YÜCE NUR’DA RİSALE-İ NUR OLUYOR!

  gibi kayyumiyet-i İlahiyeye (ilahi idarenin) işaret eden âyetlerin bir nüktesi ve ism-i a'zam (en büyük isim) veyahud ism-i a'zamın iki ziyasından (ışığından) ikinci ziyası veyahud ism-i a'zamın (en büyük isim)  altı nurundan altıncı nuru olan Kayyum isminin bir cilve-i a'zamı (en büyük görünümü), Zilkade ayında aklıma göründü. Eskişehir hapishanesindeki müsaadesizliğim cihetiyle o nur-u a'zamı (en büyük nuru) elbette tamamıyla beyan edemeyeceğim, fakat Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.), Kaside-i Ercuze'sinde "Sekine" nam-ı âlîsiyle (yüce ismiyle) beyan ettiği ism-i a'zam (en büyük isim)  ve Celcelutiye'sinde pek muhteşem isimlerle ism-i a'zam(en büyük isim)  içinde bulunan o altı ismi en a'zam (en yüce), en ehemmiyetli tuttuğu için ve onların bahsi içinde kerametkârane bize teselli verdiği için bu İsm-i Kayyum'a dahi, evvelki beş esma (isimler) gibi, hiç olmazsa muhtasar bir surette "Beş Şua" ile, o nur-u a'zama (en Yüce nura) işaret edeceğiz.

                                                                                        Lem'alar ( 341 )

   Cevap: Said NURSİ bu cümlelerinde yine Ali b. Ebi Talip ve Abdulkadir Geylani’nin gaybden haber verme yoluyla kendi eserini müjdelediğini iddia ediyor ki Allah Kur’anda gaybten haber vermeyle ilgili şöyle diyor:

 

   Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179

De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50

De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188

Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20

Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31

Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123

Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77

De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar. Neml Suresi 27

Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41

Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47

O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28

  Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!)  göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.

 

 Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.

 

 

 

Toplam 251806 kez ziyaret edilmiştir.

Risale-i Nur-a Cevap