Hurûfilik

 

Hurûfiliğin temeli, eski çağlardan gelen ve harflerle sayıların kutsallığını kabul edip bunlara çeşitli sembolik anlamlar yükleyen anlayışa dayanır. Çok eskiden beri tabiatta varlığı kabul edilen gizli güçler şekil ve harflerle ifade edilmeye çalışılmış, sonuçta tabiat bilimlerinden önce efsun, tılsım sihir gibi tekniklerle ‘’hurûf’’ ilmi adı altında sözde ilimler ortaya çıkmıştır. Hurûfiliğin ne zaman ve nasıl doğduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte gerçek anlamıyla milattan önce IV VE III. Yüzyıllarından itibaren Ortadoğu’daki Helenistik-gnostik karakterli dinlerde ortaya çıktığı görülmüştür.
İslam dininde harflerin bazı gizli özelliklere sahip olduğu düşüncesi hayli eskidir. Mesela II.(VII.) yüzyılda aşırı Şiiler’den Mugire b. Saîd el- iclî Allah’ı harflere benzetmişti. Daha sonra hurûfi anlayış ve yorumlar, başta bazı mutasavvıflar olmak üzere çeşitli İslami gruplar arasında ilgi görmüş, özellikle ibnü’l Arabi’nin katkılarıyla bu daha da artmış, ibn Haldûn ve kâtib çelebi gibi alimler bile bu anlayışın etkisine kapılmışlardır. Fakat İslam dünyasında Batıni düşüncelerin ışığında hurûfiliği bir sistem şekline sokan ve bir fırka halinde yayan kişi Fazlullah-ı Hurûfi olmuştur. Timur’un saltanatı döneminde (1370-1405) iran, Hârizm , Azerbaycan ve ırak bölgeleri çeşitli tarikatlar ve şeyhlerin yaygın şekilde faaliyet gösterdiği muhitlerin başında gelmekte, ilim ve tarikat ehline değer veren timur’un hoşgörüsü de bunların faaliyetini kolaylaştırmaktı. Böyle bir kültür atmosferinde Fazlullah-ı Hurûfi , Batıni şeyhlerinden olan ve serbedârîler’le Horosanda isyanlara karışan şeyh Hasan-ı Cûrî (ö.743/1342-43) ve onun halifelerinin tesiriyle sistemini kurmaya, akidesini yaymaya çalışmıştır. Hurûfiliği kurarken Batıniler’in te’vil usullerini başarılı birşekilde kullanan riya yoluyla gerçeği bulduğunu, bazı sırların kendisine bu yolla bildirildiğini ileri sürerek Arapça’daki 28 harf ve bunlara ilaveten Farsça’daki dört harf ile sayılar arasında çeşitli ilişkiler kurmak suretiyle Hurûfilik sistemini yerleştirmiştir.
Bu sistemde bütün evren ve varlıklar, insanın yüzünde bulunduğu kabul edilen ve birine ‘’hutût-ı ebiyye’’, diğerine ‘’hutût-ı ümmiyye’’ diye adlandırılan yedişer hatlı iki görünüşle açıklanır;bütün dini hükümler yirmi sekiz ve otuz iki satısına uygulanarak bu hükümlerin insan yüzünde temsil edildiği ileri sürülür. Ayet ve hadisleri de Hurûfilik sistemi çerçevesinde Batıni te’villere tabi tutulan fazlullah ve diğer Hurûfiler, özellikle hurûf-ı mukataanın müfessirlerce ileri sürüldüğünün aksine müteşâbih değil muhkem olduğunu savunmuşlar, sayısı on dördü bulan bu harfleri de insanın yüzündeki hatlarla ilişkilendirerek açıklamışlardır.
Kurân-ı kerim’de geçen bütün ‘’fazl’’ (fadl) kelimeleriyle Fazlullah’ın kastedildiğine inanan, onu Allah ’ın zuhuru şeklinde gören Hurûfiler, Fazlullah’ın baş eseri ve Hurûfiliğin ana kaynağı olan câvidânnâme’yi ilahi kitap olarak tanırlar; ayetleri, cennet cehennem ve ahret hallerini ve bütün dini hükümleri 28 veya 32 harfle irca ederek te’vile tabi tutarlar. Mesela kelime-i şehâdette geçen Allah lafzında beş harf vardır; bu harflerinin adlarının yazımında on dört harf ortaya çıkar; yine kelime-i şehâdette geçen Muhammed lafzında da beş harf bulunmakta olup bunların imlası da on dört harfi verir; böylece ikisinin toplamı yirmi sekiz eder; buna kelime-i şehâdetin ilk kelimesindeki dört harf eklendiğinde sayı otuz ikiye ulaşır. Şu halde kelime-i şehâdet, Arapça ve Fars alfabelerinin tamamını ve bunların içerdiği Hurûfi anlamları ihtiva etmektedir. Bu örnekte de görüldüğü gibi Hurûfilik sisteminde istenen sonuca ulaşmak için sayı eksik veya fazla ise ilm-i hurûf usullerine başvurulmaktadır. Mesela sayı değeri altmış olan bir rakam yirmi sekiz ve otuz ikinin toplamıdır. Eğer altmıştan bir eksik ise ‘’ba’’nın  (ب)noktası eklenerek altmış bulunur. Ayrıca sayının hal ve mahal durumu göz önünde bulundurulurak ihtiyaca göre bir katıyla toplanır ve ikiye bölünür. Farklı sayılara ihtiyaç duyulması halinde mevâlid-i selâse (maden, bitki, hayvan), anâsır-ı Erbaa, havâs-ı hamse, şeş cihet, seb’a semâvât, heşt bihişt ve nüh felek tabirlerdeki sayılar kullanılır. Başka bir yöntemde kabz ve bast usulüdür. Bu usulde harf söylendiği gibi yazılıp oluşan kelimedeki harf sayısından veya ebced hesabına göre çıkan miktardan faydalanılır. Meselâ “Kün” (كن)kelimesinin Hurûfilik sistemine göre yorumu yapılırken bu kelime bastedilir. Yani kelimeyi oluşturan iki harfin Arapça okunuşu (kâf nûn) esas alınır, böylece altı harf ortaya çıkar (ك - ا- ف – ن – و – ن). Bu şekilde elde edilen altı sayısı altı yönü temsil eder : altı yön ise mekânın aslî özelliklerinden olduğuna göre Allah’ın “Kün” emriyle oluşun ve âlemin (Kevn ve mekân) nasıl meydana geldiği ifade edilmiş olur.
 Hurûfilik akîdesinde evren yorumlanırken merkezî anlam daima insana verilir. Bu fırkanın inancında ruhun bedeni terk ettikten sonraki durumu ile ahretin varlığı, cennet ve cehennem önemli bir tartışma konusudur. Anadolu ve Bağdat Hurûfileri’nin önemli bir kısmı ölümden sonra hayat olmadığına, birleşik varlıkların tekrar basit hale dönüşeceğine, insanın Hurûfiliğin esasını oluşturan otuz iki kelimenin bilincine varınca kendisinden yükümlülüklerin kalkacağına inanılır. Bazı Hurûfiler’e göre ise “sâhib-i te’vil” dedikleri Fazlullah-ı Hurûfi bütün dinî sorumlulukları yerine getirmiştir. Cennette sorumluluk yoktur ; buna göre bu akımda ahret ve dinî mükellefiyetlerin çoğu inkâr edilmektedir. (Aksu, Amir Ğıyâş al-Din, s.72-75, 80-81, 83-85, 86, 88).
 XIV. yüzyılın ikinci yarısında bâtinî yorumları sayesinde gün geçtikçe taraftar kazanan Fazlullah-ı Hurufî, düşüncelerinin şeriata aykırı olduğu yönünde ulemâ ve fukahanın görüş bildirmesi üzerine Timur tarafından takibata mâruz kaldı ve Timur’un oğlu Mîrân Şah tarafından yakalanıp Alıncak Kalesi’nde hapsedildi. Yargılama sonunda Şirvan hâkimi Şeyh İbrâhim’in kadısı Bâyezid’in fetvasıyla öldürüldü. Doğum yeri olan Esterâbâd’ın dışında Horasan, İsfahan, Cilân, Tebriz ve Şirvan gibi yerleri dolaşıp buralarda inancını yayan ve halifeler yetiştiren Fazlullah’ın idam edilmesinden sonra başta en önemli adamı ve başhalifesi Ali el-A’lâ olmak üzere çok sayıdaki mürid ve halifesi şiddetli baskılara rağmen Horasan, İsfahan, Suriye, Azerbaycan ve Anadolu gibi yerlerde Hurûfiliği yaymaya çalıştılar; inançlarını bazı âlim, şair, sanatkâr ve devlet adamlarıyla seyyidlere benimsettiler; yetiştirdikleri şairler aracılığıyla halk arasındaki konumlarını güçlendirdiler. Zaman zaman saraylara ve sultanlara da nüfuz eden Hurûfiler “dervişân-ı helâlhôr ve râst-gûy (helâl yiyen ve doğru söyleyenin dervişleri) diye tanındılar; seyyid, hâce, derviş, emîr ve mevlânâ unvanlarını kullandılar.
 Hurûfiler’in İbâhiyyeci ve zındık olduklarını düşünen ulemânın Hurûfiliğe karşı devlet adamlarını uyarması neticesinde çeşitli baskılara uğrayan Hurûfiler bazen katliama mâruz kaldılar; bu durum faaliyetlerini gizli sürdürmelerine sebep olmuştur.
   Editörün Notu: Said NURSÎ Hurûfîlerin yöntemini kullanarak eserini, kendisini ve takipçilerini kutsallaştırmış ve İslam’dan gösterme çabası içine girmiştir. Enteresandır Hurûfiler dahi batıl inançları uğruna ölümü bile göze almaktan çekinmemişler bu uğurda her türlü sıkıntılara da katlanmayı bilmişlerdir. Büyük ihtimal potansiyel taraftarlarına bu dinin kurucusu Fazlullah-ı Hurûfî’nin hak yolda olduğunun delili olarak inancı uğruna ölümü göze almasını göstermişlerdir. Günümüzdeki Nurcuların Said NURSÎ’yi doğru yolda olduğunu ispat için onun çektiği sıkıntıları delil göstermeleri gibi elbette Hurûfilerin dahi inançları uğruna yaşadıkları sıkıntı onların doğru yolda olduğunun delili değildir.
Toplam 266387 kez ziyaret edilmiştir.

Risale-i Nur-a Cevap