Asâ-yı Mûsa

 

         Asâ-yı Mûsa
 
SAİD NURSİ RİSALE-İ NUR’LA SORGU MELEKLERİNE CEVAP VEREN HÂFIZ ALİ ADLI YANDAŞININ KURTULDUĞUNU İDDİA EDİYOR !
     ……Sarf ve Nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir'in: "Men Rabbüke = Senin Rabbin kimdir?" diye suallerine karşı, kendini medresede zannedip Nahiv ilmiyle cevab vererek: "(Men) mübtedadır, (Rabbüke) onun haberidir; müşkil (zor) bir mes'eleyi benden sorunuz, bu kolaydır." diyerek, hem o melaikeleri, hem hazır ruhları, hem o vakıayı müşahede eden orada bulunan bir keşf-el kubur (kabirdekileri gören) velisini güldürdü ve rahmet-i İlahiyeyi tebessüme getirdi, azabdan kurtulduğu gibi; Risale-i Nur'un bir şehid kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesi'ni kemal-i aşkla yazarken ve okurken vefat edip kabirde melaike-i suale (sorgu meleklerine) mahkemedeki gibi Meyve hakikatlarıyla cevab verdiği misillü (gibi); ben de ve Risale-i Nur şakirdleri (takipçileride) de, o suallere karşı Risale-i Nur'un parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbalde (gelecekte) hakikaten ve şimdi manen cevab verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevkedecekler inşâallah.
 
Asa-yı Musa ( 78 )
 
 Cevap: Said NURSİ eserini o derece kutsallaştırıyor ki ölüm sonrası için bile senaryolar uydurmaktan çekinmiyor. Bunu yaparken de kabirdekilerin içini gören bir Veli-Ermiş’ten söz ediyor. Ancak bu Veli’nin adını ne hikmetse söylemiyor zira böyle bir veli yok zaten. Peki ölüm sonrasını bir kişi görebilir mi? Yada ölüm sonrası bir başkasının yaşadıklarını başkası hisseder yada müşahede edebilir mi gelin önce bununla ilgili ayetlere bir göz atalım:
   “Gırtlağa ecel dayandığı zaman nice olur ve siz o an bakıyorsunuz ve biz ona sizden daha yakınızdır ama siz görmezsiniz” Vakıa Sûresi 56, 57
     Yukarıdaki ayet ölüm esnasında olan durumu tasvir etmekte ve ölenle, ölenin başında olanın durumunu özetle ifade etmektedir. 57. ayetin sonunda LA TUBSİRUN yani “görmezsiniz” diyerek kimsenin bu duruma vakıf olamayacağını Allah söylüyor bu ayeti okuyan herkes muhatap alındığına göre kabirleri gördüğünü iddia eden kişi yalan konuştuğu gibi Allah’a da iftira atmaktadır. “Tubsirun” fiili “BASİRET” kökünden şimdiki zaman kipinin ikinci şahıs çoğul halidir ve aslında salt baş gözüyle görememek değil aynı zamanda derinlikli görme, vakıf olmayı anlatır. Yani bir kişinin ne kadar bilgi, tecrübe ve buna benzer yeteneği olursa olsun ölüm esnasında olan şeyleri asla tahmin dahi edemez. Hatta bu duruma peygamberlerde dâhildir, nasıl mı? İşte ayetler:
  “Melekler görmezlikten gelenlerin canlarını alırken AH BİR GÖRSEN! Onların yüzlerine ve sırtlarına vururlar ve yakıcı ateşin azabını tadın derler” Enfal Sûresi 50
   Ölüm esnasında onun etrafında olan ve bu sahneyi seyredenlerin hiçbir şey göremeyeceğini Allah söylediğine göre birde ölüm sonrası süreçle ilgili ayetlere bakalım:
   “Ölülerle diriler bir değildir Allah dileyene işittirir sen KABİRDEKİLERİNE İŞİTTİREMEZSİN” Fatır Suresi 22
         Bir Nurcuya Fatır Suresinin bu ayetini okuduğumda “Allah orada mecaz yapmaktadır, iman etmeyenleri ölülere benzetmektedir” dediğinde bende ona “Bir kişiye Aslan gibisin dediğinde Aslanın bir yönünü o kişide gördüğün için bunu söylersin eğer Aslan güçlü, kuvvetli olmasa övmek içinde Aslan kelimesini kullanmazdın. Eğer ölüler duymuş olsaydı ve bize de cevap vermiş olsalardı Allah duyarsızlığa, görmezlikten gelmeye ÖLÜLER olarak mecazlandırır mıydı? Zira senin iddiana göre bazı ehl-i keşif veliler bunu görebiliyorsa o halde ÖLÜLERDE DİRİLER GİBİDİR. O zaman Allah’ın “Ölüler diriler gibi değildir” sözü hâşâ havada kalır. Mecaz yaparken dahi bir gerçekliğe dayanılır zira benzettiğin şeyde benzetilenin bir özelliği olmalı.
     Gelelim bir kişinin ahirete ilişkin geleceğinin ne olup olmayacağı sonuyla ilgili ayet ve hadise:
    Ey peygamber deki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI BİLEMEM ben yalnız bana vahyolunana uyarım ve ben açık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim. Ahkâf Suresi 9
 
 Bu âyetle ilgili Hz. Peygamber’den şöyle bir nakil var;
 
 Osman b. Maz’un yıkanıp kefenlendikten sonra Efendimiz yine onun yanına geldi. Bu sırada hicretin ilk günlerinde Osman b. Maz’un’u misafir eden Ensar’ın hanımlarından Ümmü A’la ya da bizzat Osman’ın hanımı Havle binti Hâkim şöyle dedi:
- Ey Eba Saib, cennet sana mübarek olsun, Allah’ın sana ikramda bulunduğuna şehadet ederim. Bu sözler Efendimizi rahatsız etti. Döndü ve kızgın bir şekilde sordu:
- Allah’ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?
- Ya Resûlallah, Allah ona merhamet etmez de kime eder? O senin dostun ve süvarin değil midir?
- Vallahi Ben, onun hakkında ancak hayır ümit ediyorum. Ancak Ben Allah Resûlü olduğum halde Bana dahi nasıl muamele edileceğini bilmiyorum. O, Allah ve Resûlü’nü severdi, demeniz daha doğru olurdu
 Yeri gelmişken ölüm ilgili meselede peygamberlere “seçme hakkı verilip verilmemesi” meselesine değinelim. Gelenekte peygamberlere ölümleri esnasında Allah’ın, dünyada kalmak ya da ahrete göç etmek hususunda kendilerine “tercih hakkı” verildiği iddia edilir oysa bakın Sebe Suresinde peygamberimize dahi verilmeyen bir mülke sahip olan Suleyman a.s için ne deniliyor:
 “Süleyman üzerine ölümün hükmünü yerine getirince onun ölümünü oturduğu iskemlesini yiyen bir güveden başka bir şey göstermedi. Süleyman yere düşünce Cinlere “gaybı bilmeyecekleri” ayan beyan oldu…” Sebe Suresi 14
        Eğer peygamberlere seçme hakkı verilmiş olsaydı hiç olmadık bir yerde NİYE CANININ ALINMASINA RAZI OLSUN? Hem de oturduğu iskemle üzerinde. Kendisine seçme hakkı verilmiş olsa oda ÖLÜMÜ seçse bile en azından SÜRPRİZ bir ölüm şeklini seçmez. Oysa bu hususlarda Allah kimseye seçme hürriyeti vermemiştir. Seçme hürriyeti yaşantımız boyunca YAŞAMANIN BİZZAT KENDİSİYLE OLANIDIR ancak dünyaya gelmek ve dünyadan göçüp gitmekle ilgili bize ait bir SEÇME HÜRRİYETİ yoktur bunu da şu ayet ifade etmektedir:
     “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer, ONLARIN SEÇME HÜRRİYETİ YOKTUR Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir” Kasas Sûresi 68
  
  
 SAİD NURSİ GÜNEŞİN BATIŞINDAN SONRA İRADESİ DIŞINDA KALBİNE İHTAR GELDİĞİNİ İDDİA EDİYOR !
  Gayet ehemmiyetli bir nükte-i i'caziyeye (mucizeli nükte) dair, birden ihtiyarsız (istem dışı), mağribden (güneşin batışından) sonra kalbe ihtar edilen ve sure-i قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِın zahir bir mu'cize-i gaybiyesini (gaybi mucizeye) gösteren uzun bir hakikata kısa bir işarettir.]
Asa-yı Musa ( 85 )
 
·         Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
SAİD NURSİ YİNE EBCED HESABINI KULLANARAK KENDİNCE ÇIKARSAMALARDA BULUNUYOR!
   Meselâ: Başta قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ cümlesi, bin üçyüz elliiki veya dört (1352-1354) tarihine hesab-ı ebcedî ve cifrîyle tevafuk edip nev'-i beşerde en geniş hırs ve hasedle ve birinci harbin sebebiyle vukua gelmeye hazırlanan ikinci harb-i umumîye işaret eder. Ve ümmet-i Muhammediyeye (A.S.M.) manen der: "Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize iltica ediniz." Ve bir mana-yı remziyle, Kur'an'ın hizmetkârlarından olan Risale-i Nur şakirdlerine hususî bir iltifat ile onların Eskişehir hapsinden, dehşetli bir şerden aynı tarihiyle kurtulmalarına ve haklarındaki imha plânının akîm (sonuçsuz) bırakılmasına remzen haber verir; manen "İstiaze (sığınırız) ediniz" emreder gibi bir remz verir.
 
         Hem meselâ: مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ cümlesi -şedde sayılmaz- bin üçyüz altmış bir (1361) ederek, bu emsalsiz harbin merhametsiz ve zalimane tahribatına rumi ve hicri tarihiyle parmak bastığı gibi; aynı zamanda bütün kuvvetleriyle Kur'anın hizmetine çalışan Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) geniş bir imha plânından ve elîm ve dehşetli bir beladan ve Denizli hapsinden kurtulmalarına tevafukla, bir mana-yı remzî ile onlara da bakar. "Halk'ın şerrinden kendinizi koruyunuz" gizli bir îma ile der.
 
         Hem meselâ: اَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ cümlesi -şeddeler sayılmaz- bin üçyüz yirmisekiz (1328); eğer şeddedeki (lâm) sayılsa, bin üçyüz ellisekiz (1358) adediyle bu umumî harbleri yapan ecnebi gaddarların, hırs ve hased ile bizdeki Hürriyet İnkılabı'nın Kur'an lehindeki neticelerini bozmak fikriyle tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan Harbleri ve Birinci ve İkinci Harb-i Umumî'nin patlamasıyla maddî ve manevî şerlerini, siyasî diplomatların radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyatını vahşiyane mahveden şerlerin vücuda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevafuk ederek, اَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ nin tam manasına tetabuk eder.
 
         Hem meselâ: وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ cümlesi -şedde ve tenvin sayılmaz- yine bin üçyüz kırkyedi (1347) edip, aynı tarihte, ecnebi
Asa-yı Musa ( 86 )
 
    Said NURSİ’nin istediği tarihe ulaşmak için ayetler üzerinde yaptığı canlı ameliyatlardan önce Rumi takvimle ilgili kısa bir açıklama yapalım ;
 
Rumi Takvim, Hicret'i (Miladi 622) başlangıç kabul eden güneş yılı esasına dayalı bir takvim. Dünya'nın Güneş etrafında dolanımını esas alan Şemsi Takvim düzeninde, 13 Mart 1840'ta uygulanmaya başladı. Kameri takvim sisteminde 1 yıl 354 gün, Şemsi takvim sisteminde ise Dünya'nın Güneş etrafında dolanımı esas alındığından bir yıl 365 gün olarak hesaplanır.
 
 Rumi Takvime Geçiş
Tanzimat Dönemi'ne kadar Osmanlı Devleti'nde hicrî takvim her sahada resmî takvim olarak kullanılıyordu, yılbaşı 1 Muharrem'di Tanzimat Dönemi'nde 13 Mart 1840 miladî tarihi 1 Mart 1256 cuma günü olarak Rumî takvimin yılbaşı kabul edildi. Bu tarihten sonra çift takvim uygulaması başladı, aynı anda hem hicrî takvim hem de Rumî takvim 1870 miladî yılına kadar birlikte uygulandı. Hicrî takvim ay yılına göre Rumi takvim ise güneş yılı esaslı hesaplandığı için hicri takvimde senenin son günü Rumî takvimin çakışan senesinden her yıl 11 gün daha geriye düşüyordu. İkiliğin önlenmesi için o tarihten sonra artık sadece Rumî takvim kullanılmaya başlandı. Rumî takvim, batının kullandığı Gregoryen miladî takvimden 13 gün gerideydi. Rumi ile miladi arasında -her iki takvim de güneş yılı esasına göre düzenlendiği için- aradaki 13 günlük fark sabitti, böylece hicrî takvimin aksine mevsimlerin hep aynı aylara denk gelmesi temin edilmiş oldu, yıl farkı da takvimin başladığı zamanki fark olan 584 yıla sabitlenmiş oldu. Bu fark; Rumi Takvim'in Julyen Takvimi'ni, miladi takvimin ise Gregoryen Takvimi'ni esas almasından ileri gelir. 8 Şubat 1332 tarih ve 125 sayılı kanunla Julyen esaslı Rumî takvim yürürlükten kaldırılarak Gregoryen esaslı Rumî takvime geçildi. Bu değişiklik miladî takvimde 1917 senesine denk gelir.
     Görüldüğü üzere Rumi takvim Kur’an’ın inişinden yüzyıllar sonra Osmanlı devletinin birazda batı ülkeleriyle takvimsel uyumu gerçekleştirmek için devlet kararıyla oluşturduğu yeni bir takvimdir. Yani EBCED ve CİFR gibi batıl yöntemin oluşmasından çok sonra olan bir hadisedir. Dünyada yaşayan çeşitli medeniyetlerin kendi kültürel geçmişlerine uygun takvimleri vardır, Müslümanlar ayın hareketlerinden yola çıkarak Hicri takvimi kullanmış ve başlangıç tarihi olarak Hz. Peygamberin Medine’ye hicretinin gerçekleştiği günü temel almışlardır. Batılılar ise kendilerince başlangıç tarihini Hz. İsa’nın doğum tarihi olarak belirlemişlerdir. Eğer EBCED VE CİFR matematik gibi MUTLAK prensiplere sahipse tüm takvimsel ölçülere uyması gerek ancak Said NURSİ batıl yorumlarına ulaşmada çoğunlukla Rumi takvimi kullanmış ve bunu yaparken de dünyada olan tüm hadiselerin MERKEZİNE KENDİNİ oturtuyor ve sanki dünyada olup biten ne varsa Said NURSİ’yle ilgiliymiş gibi konuşuyor. Hicri takvimi ise istediği rakama kolaylıkla ulaştığında kullanan Said NURSİ çoğu zaman Hicri Takvimden özenle uzak durmuştur. Oysa eğer Ebced ve Cifr hesabının İslami bir temeli olduğunu iddia ediyorsa bunu yine İslam’ın temel takvimsel ölçüsü olan Ay’ın hareketlerine göre düzenlenen Hicri takvime göre yapması gerekti. Kur’an’da belli bir takvime işaret etmez ancak ayın hareketleriyle zamanın belirlenmesiyle ilgili Allah şöyle demiştir:
   “Sana hilallerden sorarlar, deki ayın o halleri insanlar ve hacc için vakit tayinleridir…” Bakara Suresi 189
Yukarıdaki ayetten anlaşılan odur ki Müslümanların özellikle ibadetleri hususunda zaman ölçüsü Ay’ın hareketleridir. Said NURSİ güya Kur’anı tefsir ediyor ve kullandığı ölçü Kur’ani bile değil, tam tersine 1840’larda Osmanlı Devlet Yönetiminin belirlediği ve tamamen o zamanki koşulların gereği –özellikle batı dünyasıyla uyumu gerçekleştirmek için- kabul edilen bir takvimi ölçü alıyor. Nurcular EBCED ve CİFR hesabını peygamberimize ise şu hadisle bağlarlar:
       
   Abdullah b. Abbas'ın, Cabir b. Abdullah'tan naklettiği hadiste şöyle diyor :
 
 Resulullah Bakara suresinin girişi olan Zalikelkitabü Lareybe fin" âyetlerini okurken Ebu Ya-sir b. Ahtab onun yanından geçti ve Yahudilerle beraber bulunan kardeşi Huyey b. Ahtab'ın yanma vardı ve onlara 
-"Biliyormusunuz, vallahi Muhammed'in, Aziz ve Celil olan Allah'ın, ona indirdiklerinden zali-kel kitabü âyetlerini okuduğunu işittim. Onlar, 
-"Bizzat işittin mi?" diye sordu­lar, 
Ebu Yasir 
-"Evet" dedi. Bunun üzerine Huyey b. Ahtab, oradaki Yahudilerle birlikte Resulullah'a gitti ve ona: 
-"Ey Muhammed, sana indirilenler içinde zalikel kitabü, okuduğun anlatılıyor doğru mu?" diye sordular. Resu­lullah: . 
-"Evet." dedi. Onlar: 
-"Bunu sana Allah katından Cebrail mi getirdi?" dediler. Resulullah: 
-"Evet." dedi. Onlar: 
-"Allah, senden önce de Peygamberler gönderdi. Allah, onlardan herhangi bir Peygambere, iktidarının ve ümmetinin ecelinin ne kadar olacağını beyan ettiğini bilmiyoruz. Bunu ancak sana bildir­miş." dediler. 
Huyey b. Ahtab, arkadaşlarına yönelerek: 
-"Elif (1) Lam (30) Mim ise (40) demektir. Bunlann hepsi (71) senedir. Şimdi sizler kendi iktidarı ve ümmetinin eceli yetmiş bir yıl sürecek olan bir Peygambaerin dinine mi gire­ceksiniz?" diye sordu. Sonra da Resulullah'a dönerek: 
-"Ey Muhammed, bu za­mana ilave olarak başka bir şey var mı?" diye sordu. Resuluilah: -"Evet." diye cevap verdi. Huyey: 
-"O nedir?" dedi. Resulullah: 
-Elif, Lam, Mim, sa'd dir" dedi. Huvey: 
-"Bu daha uzun." dedi. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Sa'd (90)'dır. Hepsi (161) senedir. Bunun dışında başka bir şey var mıdır?" dedi. Resulullah: 
-"Evet" dedi. Huyey: 
-"Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Râ (200)dür. Bunla­nn hepsi, (231) senedir. 
-"Ey Muhammed, bundan başka bir şey yar mıdır?" de­di. 
-Resulullah: "Evet" (,1 ) Elif, Lam, mim, Râ'dır." dedi. Huyey :
-" Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Ra (200) dür. Bunların hepsi (271) yıl­dır." dedi. Sonra şunları söyIedi:
-"Ey Muhammed, senin işin bize karışık geldi. Öyle ki, sana çok şey mi yoksa az şey mi verildi bilemiyoruz." 
Bundan sonra Huyey kalkıp gitti. Ebu Yasir, kardeşi Huyey b. Ahtab ve onunla birlikte olan Yahudi hahamlarına şöyle dedi: 
-"Ne biliyorsunuz, belki de Muhammed'e, bun­ların toplamı verilmiştir. Bunlar: 71 + 161+231+271= 734 yıl eder." Onlar da şu cevabı verdiler: 
-"Onun durumu bize karışık geldi."
 
       Dikkat ederseniz rivayet edilen bu hadiste peygamberimiz bu Yahudi’nin hesaplama yöntemini onayladığına dair tek bir kelime bir şey söylememiş ve büyük ihtimalle de Yahudi’yle dalga geçmiştir. Böyle olduğu halde Said NURSİ farkında olarak ya da olmayarak söz konusu Yahudi’nin konumuna düşmüştür. Zira böyle saçma sapan bir hesaplama yöntemiyle ne bir toplumun nede bir bireyin ömrü belirlenir. Esasen bu gaybi bir konu olduğu için bunu Allah’tan başkası da bilemez. Bu tamamen zanna uymaktır Allah ise bizden zannın çoğundan kaçınmamızı ister zira zan ve tahminler gerçeklikten bir şey taşımazlar.
   Ancak çağlar boyu insanlar kendi koydukları takvimler ve zaman ölçüleri üzerinde de çıkarları ölçüsünde oynamalar yapmışlardır. Bu tarz “ZAMAN, TAKVİM” gibi ölçümlemeler üzerindeki keyfi oynamalara ise Allah “NESİE” ayetiyle karşı çıkmıştır. Nesie’nin anlamı “bir şeyi sonraya bırakmak, ertelemek anlamına gelir” Cahiliye Arapları haram aylarla ilgili kendilerince oynamalar yaparak Ay’ın hareketlerine göre olan takvimi allak bullak etmişler ve bunun üzerine Allah;
 
 “Göklerin ve yerin yaratıldığı gün! Şüphesiz, Allah’ın kitabında Allah’ın indinde ayların sayısı on ikidir, onun dördü haram aydır. İşte bu sağlam dindir o aylarda kendi kendinize yanlışlar yapmayın sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa sizde o Allah’a ortak koşanlarla topyekûn savaşın, bilin ki Allah muttakilerle beraberdir.” Tevbe Suresi 36
 
 “Nesie (Ayları aylara ekleyerek takvimi bozma) küfürde ziyadeleşmektir. Böyle yapmakla o görmezlikten gelenler saptırılır. Bir yılı helal bir yılı haram kılarlar. Allah’ın haram kıldığı sayıları çiğnemek için böyle yaptılar ve Allah’ın haram kıldığını helalleştirdiler. Eylemleri onlara süslü gösterildi. Allah tanımazlık edenlere doğru yolu göstermez. Tevbe Suresi 37
 
     Said Nursi ve ekibi tamda bu müşriklerin durumuna düşmüştür zira onlarda kendi cemaatlerinin çıkarları için Allah’ın ayetleri üzerinde oynamakla kalmayıp takvimler üzerinde de oynayıp istedikleri tarihe ulaşmak için maksatlı yalanlar üretmişlerdir. Özellikle Ebced hesabıyla ilgili verilen örneklerdeki hesaplama yöntemlerine bakıldığında bu keyfi oynamalar hemen fark edilecektir. 
 
 
RİSALE-İ NUR KUR’AN GİBİ LEVH-İ MAHFUZ KAYNAKLI OLDUĞU İDDİASI
 
 
Onbirinci Mes'elenin Haşiyesinin (dipnot) Bir Lâhikasıdır (eklentisidir).
 
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
 
         Âyet-ül Kürsî'nin tetimmesi (eki) olan لاَ اِكْرَاهَ فِى (الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ) مِنَ الْغَىِّ bin üçyüz elli (1350); فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ bin dokuzyüz yirmidokuz (1929) veya (1928) وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ dokuzyüz kırkaltı (946) "Risalet-ün Nur ismine muvafık (uygun gelmesi)"; بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى bin üçyüz kırkyedi (1347); لاَ انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ ٭ (اَللّٰهُ) (وَلِىُّ الَّذِينَ آمَنُوا) -eğer beraber olsa- bin oniki (1012); -eğer beraber olmazsa- dokuzyüz kırkbeş (945) (bir şedde sayılmaz); يُخْرِجُهُمْ مِنَ (الظُّلُمَاتِ) اِلَى النُّورِ bin üçyüz yetmişiki (1372) -şeddesiz- وَالَّذِينَ كَفَرُوا اَوْلِيَاؤُهُمُ (الطَّاغُوتُ) bin dörtyüz onyedi (1417) (يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى) الظُّلُمَاتِ bin üçyüz otuzsekiz (1338) -şedde sayılmaz-; اُولئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ bin ikiyüz doksanbeş (1295) -şedde sayılır- eder.
         Risalet-ün Nur'un hem iki kerre ismine, hem suret-i mücahedesine (çabalama şekline), hem tahakkukuna (gerçekleşmesine) ve te'lif ve tekemmül (tamamlanmasına) zamanına tam tamına tevafukuyla (denk gelmesiyle) beraber ehl-i küfrün (kafirlerin) bin ikiyüz doksanüç (1293) harbiyle âlem-i İslâm'ın nurunu söndürmeye çalışması tarihine ve Birinci Harb-i Umumî'den istifade ile bin üçyüz otuzsekiz (1338)de bil'fiil nurdan zulümata (karanlıklara) atmak için yapılan dehşetli muahedeler (anlaşmalar) tarihine tam tamına tevafuku (uygun gelmesi) ve içinde mükerreren (tekrar eder bir şekilde) nur ve zulümat (karanlıklar) karşılaştırılması ve bu mücahede-i maneviyede (manevi çabada) Kur'anın nurundan gelen bir nur, ehl-i imana bir nokta-i istinad (dayanma noktası) olacağını mana-yı işarî (dolaylı anlam) ile haber veriyor diye kalbime ihtar edildi. Ben de mecbur oldum, yazdım. Sonra baktım ki; manasının münasebeti bu asrımıza o kadar kuvvetlidir ki, hiç tevafuk (denk gelmesi) emaresi olmasa da yine bu âyetler her asra baktığı gibi mana-yı işarî (dolaylı anlam) ile bizimle de konuşuyor kanaatım geldi.
 
                 Evet evvelâ: Başta لاَ اِكْرَاهَ فِى الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ cümlesi, makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mana-yı işarî (dolaylı anlam) ile der: Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik (ayırmak) ile dinde ikraha (zorlamaya) ve icbara (mecbur etmeye) ve mücahede-i diniyeye (dini çalışmaya) ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükûmetlerde bir kanun-u esasî (anayasa), bir düstur-u siyasî (siyasi prensip) oluyor ve hükûmet lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukabil manevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî (araştırmaya dayanan iman) kılıncıyla olacak. Çünki dindeki rüşd-ü irşad (irşad olgunluğu) ve hak ve hakikatı gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları (delilleri) izhar (ortaya koyup) edip teybin (açıklama) ve tebeyyün (açığa çıkma) eden bir nur Kur'an'dan çıkacak diye haber verip, bir lem'a-i i'caz (mucize parıltı) gösterir.
 
         Hem tâ خَالِدُونَ kelimesine kadar Risale-i Nur'daki bütün müvazenelerin (uygunlukların) aslı, menbaı (kaynağı) olarak aynen o müvazeneler (uygunluklar) gibi mükerreren (tekrarlı) nur ve zulümat (karanlıklar) ve iman ve karanlıkları karşılaştırmasıyla gizli bir emaredir ki, o tarihte bulunan cihad-ı manevî mübarezesinde (karşı karşıya gelmesinde) büyük bir kahraman; Nur namında Risale-i Nur'dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun manevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.
 
         Evet hadsiz şükürler olsun ki, yirmi senedir Risale-i Nur bu ihbar-ı gaybı (gaybi bildirme) ve lem'a-i i'cazı (mucizenin parıltısını)  bil'fiil göstermiştir. Ve bu sırr-ı azîm (büyük sır) içindir ki; Risale-i Nur şakirdleri dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî mücadelelerine karışmıyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar ve hakikî şakirdleri (takipçileri) en dehşetli bir hasmına ve hakaretli tecavüzüne karşı ona der:
 
         "Ey bedbaht! Ben seni i'dam-ı ebedîden (sonsuz idamdan) kurtarmaya ve fâni hayvaniyetin en süflî (alçak) ve elîm (acı) derecesinden bir bâki (kalıcı) insaniyet saadetine çıkarmaya çalışıyorum. Sen benim ölümüme ve i'damıma çalışıyorsun. Senin bu dünyada lezzetin pek az, pek kısa ve âhirette ceza ve belaların pek çok ve pek uzundur. Ve benim ölümüm bir terhistir. Haydi defol; senin ile uğraşmam, ne yaparsan yap." der. O zalim düşmanına hiddet değil, belki acıyor, şefkat ediyor, keşki kurtulsa idi diyerek ıslahına çalışır.
 
                 Sâniyen: (وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ) (بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى) Bu iki kudsî cümleler, kuvvetli münasebet-i maneviye (anlamsal ilgisi) ile beraber makam-ı cifrî ve ebcedî hesabıyla, birincisi Risalet-ün Nur'un ismine, ikincisi onun tahakkukuna (gerçekleşmesine) ve tekemmülüne (tamamlanmasına) ve parlak fütuhatına (fetihlerine) manen ve cifren tam tamına tetabukları (uyuşmaları) bir emaredir ki; Risalet-ün Nur bu asırda, bu tarihte bir "urvet-ül vüska"dır. Yani çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir "hablullah"tır. Ona elini atan, yapışan necat (kurtuluş) bulur diye mana-yı remziyle (dolaylı anlamıyla) haber verir.
 
                 Sâlisen: اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذِينَ آمَنُوا cümlesi hem mana, hem cifr ile Risalet-ün Nur'a bir remzi (işareti) var. Şöyle ki:.........
 
         (Bu makamda perde indi. Yazmaya izin verilmedi. Başka zamana te'hir (sonraya bırakıldı) edildi.)
 
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
 
         (Haşiye): Bu nüktenin bâki (kalan) kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyasete temasıdır. Biz de bakmaktan memnuuz. Evet اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى bu taguta bakar ve baktırır.
 
Said Nursî
 
* * *
[Risale-i Nur kahramanı Hüsrev'in "Meyve'nin Onbirinci Mes'elesi" münasebetiyle yazdığı mektubun bir parçasıdır.]
 
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
 
         Çok mübarek, çok kıymetdar (kıymetli), çok sevgili üstadımız efendimiz!
 
         Millet ve memleket için çok büyük güzellikleri ihtiva eden "Meyve" "Dokuz Mes'ele"si ile, dehşetli bir zamanda, müdhiş âsiler içinde en büyük düşmanlar arasında hayretfeza (hayret edilecek) bir surette şakirdlerine (takipçilerine) necat (kurtuluş) vermeye vesile olmakla kalmamış, Onuncu ve Onbirinci Mes'eleleri ile hususuyla Nur'un şakirdlerini (takipçilerini) hakikat yollarında alkışlamış ve gidecekleri hakikî mekânları olan kabirdeki ahvallerinden ve herkesi titreten ve bilhâssa ehl-i gaflet için çok korkunç, çok elemli, çok acıklı bir menzil olan toprak altında, göreceği ve konuşacağı melaikelerle konuşmayı ve refakatı (eşlik etmeyi) sevdirerek bu mekâna daha çok ünsiyet (yakınlık) izhar etmekle bu korkulu ilk menzil hakkındaki fevkalhad (haddinden fazla) korkularımızı ta'dil (değiştirmiş) etmiş, nefes aldırmış. Hususuyla o âlemin nurani hayatını benim gibi göremeyenlerin ellerinde şuaatı (ışınları) yüzbinlerle senelik mesafelere uzanan bir elektrik lâmbası hükmüne geçmiş. Hem de daima koklanılacak nümunelik bir çiçek bahçesi olmuştur. Evet, biz sevgili üstadımıza arzediyoruz ki; hergün dersini hocasına okuyan bir talebe gibi Nur'dan aldığımız feyizlerimizi, her vakit için sevgili üstadımıza arzedelim. Fakat sevgili üstadımız şimdilik konuşmalarını ta'til (durdurmak) buyurdular.
 
         Ey aziz üstadım! Risale-i Nur'un hakikatı ve Meyve'nin güzelliği ve çiçeğinin feyzi, beni minnetdarane bir parça memleketim namına konuşturmuş ve benim gibi konuşan çok kalblere hayat vermiş. Şimdi muhitimizde Risale-i Nur'a karşı atılan adımlar ve uzatılan eller, Meyve'nin Onbirinci çiçeği ile daha çok metanet kesbetmiş, inkişaf etmiş, faaliyete başlamıştır.
 
Çok hakir talebeniz
 
Hüsrev
 
* * *
 
[Isparta'daki umum Risale-i Nur talebeleri namına ramazan tebriki münasebetiyle yazılmış ve onüç fıkra ile ta'dil (tadilata tabi tutulmuş) edilmiş bir mektubdur.]
 
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
         Ey âlem-i İslâmın dünya ve âhirette selâmeti için Kur'anın feyziyle ve Risale-i Nur'un hakikatıyla ve sadık şakirdlerin (takipçilerin)  himmetiyle mübarek gözlerinden yaş yerine kan akıtan ve ey fitne-i âhirzamanın şu dağdağalı ve fırtınalı zamanında Hazret-i Eyyub Aleyhisselâm'dan ziyade hastalıklara, dertlere giriftar (yakalanmış) olan ve Kur'anın nuruyla ve Risale-i Nur'un bürhanlarıyla (delilleriyle) ve şakirdlerin (takipçilerin) gayretiyle âlem-i İslâmın maddî ve manevî hastalıklarını Hakîm-i Lokman gibi tedaviye çalışan ve ey mübarek ellerinde mevcud olan Nur parçalarının hak ve hakikat olduğunu Kur'anın otuzüç âyetiyle ve keramet-i Aleviye ve Gavsiye ile isbat eden ve ey kendisi hasta ve ihtiyar ve zaîf ve gayet acınacak bir halde olduğuna göre herkesten ziyade âlem-i İslâm'a can feda eder derecesinde acıyarak kendine fenalık etmek isteyenlere Kur'anın hakikatıyla ve Risale-i Nur'un hüccetleriyle, Nur talebelerinin sadakatlarıyla hayırlı dualar ve iyilik etmek ile karşılayan ve yazdığı mühim eserlerinden Âyet-ül Kübra'nın tab'ıyla kendi zâtına ve talebelerine gelen musibette hapishanelere düşen ve o zindanları Kur'anın irşadıyla ve Risale-i Nur'un dersiyle ve şakirdlerin (takipçilerin) iştiyakıyla (özlemiyle) bir medrese-i Yusufiyeye çeviren ve bir dershane yapan ve içimizde bulunan cahil olanların hepsini Kur'anı o dershanede hatmettirerek çıkaran; ve o musibette Kur'anın kuvve-i kudsiyesiyle (kutsal gücüyle) ve Risale-i Nur'un tesellisiyle ve kardeşlerin tahammülleriyle ihtiyar ve zaîf olduğu halde bütün ağırlıklarımızı ve yüklerimizi üzerine alan ve yazdığı Meyve ve Müdafaaname risaleleriyle Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'cazıyla ve Risale-i Nur'un kuvvetli bürhanlarıyla (delilleriyle) ve şakirdlerin (takipçilerin) ihlası ile, izn-i İlahî ile o zindan kapılarını açtırıp beraet kazandıran ve o günde bize ve âlem-i İslâma bayram yaptıran ve hakikaten Risale-i Nur'ları "Nurun alâ nur" olduğunu isbat ederek kıyamete kadar serbest okunup ve yazılmasına hak kazandıran ve âlem-i İslâmın Kur'an-ı Azîmüşşan'ın gıda-i kudsîsiyle (kutsal gıda) ve Nur'un uhrevî (ahrete ilişkin) taamıyla (yiyeceğiyle) ve şakirdlerinin (takipçilerinin) iştihasıyla ekmek, su ve hava gibi bu Nurlara pekçok ihtiyacı olduğunu ve bu Nurları okuyup yazanlardan binler kişi imanla kabre girdiğini isbat eden ve kendisine mensub talebelerini hiçbir yerde mağlub ve mahcub etmeyen ve elyevm Kur'anın semavî dersleriyle ve Risale-i Nur'un esasatıyla (esaslarıyla) ve şakirdlerinin (takipçilerinin) zekâvetleriyle (zekilikleriyle) ve Meyve'nin Onuncu ve Onbirinci Mes'ele ve çiçekleriyle firak (ayrılık) ateşiyle gece-gündüz yanan kalblerimizi âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) ve şarab-ı kevser gibi o mübarek "Mes'ele" ve "Çiçekler" ile kalblerimizin ateşini söndürüp sürur ve feraha sevkeden ve ey âlemin (Kur'an-ı Azîmüşşan'ın kat'î va'diyle ve tehdidi ile ve Risale-i Nur'un keşf-i kat'îsiyle (kesin keşfetmesiyle) ve merhum şakirdlerinin (takipçilerinin) müşahedesiyle ve onlardaki keşf-el kubur (kabirdekilerin içini gören) sahiblerinin görmesiyle) en çok korktuğu ölümü ehl-i iman için i'dam-ı ebedîden (ebedi idam) kurtarıp bir terhis tezkeresine çeviren ve âlem-i Nur'a gitmek için güzel bir yolculuk olduğunu isbat eden ve kâfir ve münafıklar için i'dam-ı ebedî olduğunu bildiren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın, bin mu'cizat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm ve kırk vech-i i'cazının tasdiki altında ihbarat-ı kat'iyyesiyle, ondan çıkan Risale-i Nur'un en muannid (inatçı) düşmanlarını mağlub eden hüccetleriyle ve Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) çok emarelerin ve tecrübelerin ve kanaatlarının teslimiyle o korkunç, karanlık, soğuk ve dar kabri, ehl-i iman için Cennet çukurundan bir çukur ve Cennet bahçesinin bir kapısı olduğunu isbat eden ve kâfir ve münafık zındıklar için Cehennem çukurundan yılan ve akreplerle dolu bir çukur olduğunu isbat eden ve oraya gelecek olan Münker Nekir isminde melaikeleri ehl-i hak ve hakikat yolunda gidenler için birer munis arkadaş yapan ve Risale-i Nur'un şakirdlerini (takipçilerini)  talebe-i ulûm (bilimlerin öğrencileri) sınıfına dâhil edip Münker Nekir suallerine Risale-i Nur ile cevab verdiklerini merhum kahraman şehid Hâfız Ali'nin vefatıyla keşfeden ve hayatta bulunanlarımızın da yine Risale-i Nur'la cevab vermemizi rahmet-i İlahiyeden dua ve niyaz eden ve Hazret-i Kur'anı, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın kırk tabakadan her tabakaya göre bir nevi i'caz-ı manevîsini göstermesiyle ve umum kâinata bakan kelâm-ı ezelî olmasıyla ve tefsiri olan Risale-i Nur'un Mu'cizat-ı Kur'aniye ve Rumuzat-ı Semaniye risaleleriyle ve Risale-i Nur gül fabrikasının serkâtibi gibi kahraman kardeşlerin ve şakirdlerin fevkalâde gayretleriyle asr-ı saadetten beri böyle hârika bir surette mu'cizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olmadığı halde Risale-i Nur'un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev'e "Yaz" emir buyurulmasıyla, Levh-i Mahfuz'daki yazılan Kur'an gibi yazılması ve Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hak kelâmullah olduğunu ve bütün semavî kitabların en büyüğü ve en efdali (üstünü) ve bir Fatiha içinde binler Fatiha ve bir İhlas içinde binler İhlas ve hurufatının (harflerinin) birden on ve yüz ve bin ve binler sevab ve hasene verdiklerini hiç görülmedik ve işitilmedik pek güzel ve hârika bir surette tarif ve isbat eden ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın binüçyüz seneden beri i'cazını göstermesiyle ve muarızlarını durdurmasıyla ve Nur'un gözlere gösterir derecede zahir delilleri ile ve Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) elmas kalemleriyle bu zamana kadar misli görülmedik Risale-i Nur'un dünyaya ferman okuyan ve en mütemerrid (isyankar) ve muannidleri (inatçıları) susturan Yirmibeşinci Söz ve zeyilleri kırk vecihle i'caz-ı Kur'anî (Kur’ani Mu’cize) olduğunu isbat eden ve ey Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hak peygamber olduğuna ve umum yüzyirmidört bin peygamberlerin efdali (en üstünü) ve seyyidi olduğuna dair binler mu'cizelerini "Mu'cizat-ı Ahmediye" (A.S.M.) namındaki Risale-i Nur'u ile güzel bir surette isbat eden ve Kur'an-ı Azîmüşşan'ın Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın rahmeten-lil-âlemîn olduğunu kâinatta ilân etmesiyle ve Nur'un baştan nihayete kadar onun rahmeten-lil-âlemîn olduğunu bürhanlarla (delillerle) isbat etmesiyle ve o resulün ef'al (eylemler) ve ahvali (halleri), kâinatta nümune-i iktida (izinden gidilecek örnek) olacak en sağlam, en güzel rehber olduğunu hattâ körlere de göstermesiyle ve Anadolu ve hususî memleketlerde Nur'un intişarı (yayılması) zamanında belaların ref'i ve susturulmasıyla musibetlerin gelmesi şehadetiyle ve Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) gayet ağır müşkilâtlar (sorunlar) içinde kemal-i metanetle (tam bir dayanıklıkla) hizmet ve irtibatlarıyla o zâtın (A.S.M.) sünnet-i seniyesine ittiba (uyma) etmek ne kadar kârlı olduğunu ve bir sünnete bu zamanda ittiba'da (uymada) yüz şehidin ecrini kazandığını bildiren ve sadaka, kaza ve belayı nasıl def'ediyorsa Risale-i Nur'un da Anadolu'ya gelecek kazayı, belayı, yirmi senedir def'ettiğini aynelyakîn (gözlemlenecek yakınlıkta) isbat eden üstad-ı ekremimiz efendimiz hazretleri!.. Şimdi şu Risale-i Nur'un beraeti (suçsuzluğu, temizliği), başta siz sevgili Üstadımızı, sonra biz âciz kusurlu talebelerinizi, sonra âlem-i İslâmı sürura (mutluluğa) sevk ederek, ikinci büyük bir bayram yaptırdığından siz mübarek Üstadımızın bu büyük bayram-ı şerifinizi tebrik ile ve yine üçüncü bayram olan ramazan-ı şerifinizi ve leyle-i Kadrinizi tebrik ederek, emsal-i kesîresiyle (bolca örnekleriyle) müşerref olmaklığımızı niyaz ve biz kusurluların kusurumuzun
affını rica ederek umumen (genel olarak) selâm ile mübarek ellerinizden öper ve dualarınızı temenni ederiz, efendimiz hazretleri.
 
Isparta ve havalisinde bulunan Nur Talebeleri
CEVAP: Yukarıdaki satırlar Takipçilerinin üstatlarını UÇURMA durumlarını içeriyor ve artık işi o raddeye getiriyorlar ki Risale-i Nur’un Kur’an gibi Levh-i mahfuz (korunmuş levha) kaynaklı olduğunu söylemekten çekinmiyorlar. Buda gösteriyor ki Nurcular nezdinde Risale-i Nur kutsal bir kitap, şarlatan üstatları ise bir peygamberdir (!)
 
Levh-i Mahfûz, Arapça'da korunmuş levha anlamına gelir. İslam dini inancına göre, geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de, tüm insanların ve varlıkların kaderlerinin Allah'ın katında, Levh-i Mahfûz'da yani "Ana Kitap"ta saklandığı şöyle bildirilmektedir:
"Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın." (Neml Suresi, 75)
Olmuş ve olacak şeyler Allah'ın bilgisine bağlı olduğundan Levh-i Mahfuz doğrudan Allah'ın ilim sıfatı ile ilgilidir. Korunmuş (mahfuz) olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak olmasıdır. Kur'an'da Ümmü'l-Kitap (Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Mübin (Apaçık Kitap), Kitabun Hafîz (Koruyan Kitap), Kitabın Meknun (Saklanmış Kitap), İmamun Mubin (Apaçık İnen Kitap) ve sadece kitap olarak da anılır. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için Kitabul-Kader (Kader Kitabı) da denir.
Levh-i Mahfuz adı Kur'an'da yalnız bir ayette geçer. Bu ayette Kur'an'ın Levh-i Mahfuz'da bulunduğu bildirilir (el-Buruc, 85/22), ancak hiçbir tanım getirilmez. Buna karşılık birçok ayette nitelikleri belirtilerek tanımlanır. Buna göre Levh-i Mahfuz içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (el-En'âm, 6/59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf, 50/4), yeryüzü ve insanlarla ilgili tüm olay ve oluşların yazılı bulunduğu (el-Hadid, 57/22) her şeyin sayılıp tesbit edildiği (Yasin, 36/12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (en-Neml, 27/75), temiz yaratılan meleklerdenbaşka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap'tır.
    Levh-i mahfuzla ilgili özet bilgiler yukarıdaki gibidir eğer Nurcular bizim bu çalışmalarımız, üstadımızın yaptığı hizmetler Levh-i mahfuzda kayıtlıdır deselerdi bir yere kadar yukarıdaki ayetlerle uyum içinde olabilirdi zira yaptığımız her şey ilahi güç tarafından kayıt altına alınmaktadır. Ancak Nurcular Risale-i Nur’la ilgili olarak “KUR’AN’IN YAZILDIĞI YER OLAN LEVH-İ MAHFUZDAKİ” gibi yazılmıştır diyerek KESİN KANAAT ortaya koyarak Risale-i Nur’un vahiy eseri olduğunu ayan beyan ifade etmişlerdir bu da onları İslam dairesinden çıkarmaya yeterde artar bile.
 Ancak bazı Nurcular bunu reddederek Levh-i mahfuzdaki gibi yazılmıştır cümlesinin Tevafuklu Kur’an olduğu” gibi bir açıklama getirmek zorunda kalıyor. Öyle olsa bu seferde şu soruyu sormak gerek “Kendisine yaz emri verilen Hüsrev peygamberimiz döneminden beri hiç yazılmamış olan Levh-i Mahfuzdaki Kur’an’ı nasıl görmüş ki o şekilde de yazabilmiştir? Buradan şu sorular ve beraberinde şu sorunlar ortaya çıkar:
1-      Bu şahsın söylediğine göre Asr-ı saadetten beri bu şekil Kur’an bir daha çoğaltılmadı ve Levh-i mahfuzdaki gibi yazılmak ya unutuldu ya da bırakıldı ama akl-ı evvel Nurcunun biri bunu fark etti ve tekrar Levh-i mahfuzdaki gibi yazılmaya başlandı. O halde bu akl-ı evvel Nurcunun yaşadığı çağla asr-ı saadet arasında yazılan Mushaflar uyduruk Mushaflar mı oluyor?
2-      Mu’cizeli bir şekilde Kur’an yazmak nasıl oluyor? Hüsrev denilen şahsın yazmaya başlamasına dek yazılan Mushaflar mucizesiz olmuş oluyorsa, Hüsrev’in yazdığındaki harflerin uyumlu olarak yazılmasından öte MUCİZESİ NEDİR?
3-      Hüsrev denen Nurcu’ya “Yaz” emrini veren kim? Mu’cizeli bir şekilde Tevafuklu yazıldığına göre bu emri veren bir insan değil!
Ancak söz konusu bölüm baştan sona okunduğunda bununla Kur’an değil Risale-i Nur’un kastedildiği kolaylıkla anlaşılır.
Not: Tevafuklu Kur’an dedikleri ve Allah, rab lafızlarının yer aldığı sayfaların birbiriyle örtüştüğü inancı bu Nurcu Taifeye aittir.  Ancak bu taife bu örtüştürmeyi kalem marifetiyle Arap alfabesinin esnekliğini kötüye kullanarak birazda taraftarlarını büyülemek için yapmışlardır. Zira Arap alfabesinin esnekliği sayesinde Allah, rab gibi kelimeleri denk getirmek için aradaki kelimelerin harflerini kimi zaman küçük puntolu kimi zaman büyük puntolu kimi zaman harflerin kuyruklarını uzatarak kimi zaman araya makul olmayan boşluklar koyarak yapmış ve bununla Kur’an’ın i’cazını ispat ettiklerini sanmışlardır. Böylelikle bu taife hem MANA açısından hem LAFIZ açısından Kur’an harfleri üzerinde oynamışlardır işte tamda buna TAHRİF denir. Bu aynı zamanda Hurufilerin yöntemidir. Hurufilere göre harflerin ve sayıların kerameti söz konusudur.
 
 
* * *
                AŞAĞIDAKİ SATIRLARDA SAİD NURSİ’NİN YUKARIDAKİ HADDİ HUDUDU AŞAN TAKİPÇİLERİNİN SÖZLERİNE KARŞI SÖZÜNE BAKIN !
         Haddimden yüz derece ziyade olan bu mektub muhteviyatını tevazu ile reddetmek bir küfran-ı nimet ve umum şakirdlerin hüsn-ü zanlarına karşı bir ihanet olması ve aynen kabul etmek bir gurur, bir enaniyet ve benlik bulunması cihetiyle, umum namına Risale-i Nur kâtibinin yazdığı bu uzun mektubu -onüç fıkraları ilâve edip- hem bir şükr-ü manevî, hem gururdan, hem küfran-ı nimetten kurtulmak için size bir suretini gönderiyorum ki: Meyve'nin Onbirinci Mes'elesinin âhirinde "Risale-i Nur'un Isparta ve civarı talebelerinin bir mektubudur" diye ilhak edilsin.
 
         Ben bu mektubu, bu ta'dilât ile yazdığımız halde iki defa bir güvercin yanımızdaki pencereye geldi. İçeriye girecekti, Ceylan'ın başını gördü girmedi. Birkaç dakika sonra başkası aynen geldi. Yine yazanı gördü girmedi. Ben dedim: Herhalde evvelki serçe ve kuddüs kuşu gibi müjdecilerdir. Veyahut bu mektub gibi müteaddid mektubları yazdığımızdan, mübarek mektubun ta'dili ile mübarekiyetini tebrik için gelmişler kanaatımız geldi.
 
Said Nursî
                                    ……………………………………………………………………………
 
Asa-yı Musa ( 89 - 96 )
 
 
   Siz onların size inanacağınızı mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
 
 Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
 
    “Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
     Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
 
    Bakara suresi 78. Nolu ayette geçen “Emani” kelimesi Arapça “Umniyye” kelimesinin çoğulu olup Türkçeye “bilgi kırıntıları” olarak çevrilmiştir. Oysa bu kelimenin kökü “Munye” olup “ölçmek, biçmek” manasına gelir. Aynı kelimenin kökünden gelen “Meni” ise “döl” anlamını taşır ki ondan ölçülü bir miktar ana rahmine ulaştığı için öyle denmiştir. Yine aynı kelimenin kökünden “Meniyye” kelimesi “ölüm” manasına gelir ki buda hayatın birgün sonlanacağının takdiridir , ölçütüdür. Yani hayatın ölçütü birgün sonlanmasıdır ve bu yüzden aynı kelimeden türetilen “Meniyye” denmiştir. Yapısal manası “ölçmek, takdir etmek olan “munye” kelimesinden türetilen “Emani” ise arzulanan, temenni edilen şeyler anlamına gelir. Ayette geçen “onlardan ummi bir grup vardırki kitaptan “arzuladıkları, temennilerine uygun bölük börçük bilgilerden başka bildikleri bir şey yoktur ve zanna uyarlar ifade Nurcular ve insanlık tarihi boyunca benzer davranış kalıplarına sahibi tiplere tamda uymaktadır. Zira Nurcular ve Said Nursi her ne kadar Kur’an’ın tefsiri deselerde Kur’an’ın sadece 33 ayetini tezlerini ispat etmekte kullanmışlardır. Tabiatıyla aldıkları bu ayetler aslında zihinlerindeki ARZULARINA UYGUNLUKLARINDAN ötürüdür. Yine “Munye” kelimesinden türetilen “Temenni” ise bu tür grupların yaklaşımlarını da anlatmış oluyor. “Munye” kelimesinin bir diğer manası ise “kastetmek” olup “Emani” böylelikle “Kastettikleri” anlamına gelmiş olur. O halde ayetin mealini şöyle yapabiliriz “onlardan anadan doğduğu gibi kalmış bir grup vardır ki kitaptan “arzularının kastettiklerinden” başka bilgileri yoktur ve ancak zanna uyarlar” Ummi kelimesi “anadan doğduğu gibi” manasına gelir ve BİLGİ yönünden kendini geliştirmemiş yerinde sayanlar demektir. İlginçtir Nurculara onların derslerinde seçip okudukları 33 ayetin dışında Kur’anın ayetlerini okuduğumuzda sanki yeni bir şey duymuş gibi hemen itiraz edip ayetleri yorumlamaya kalkışıyorlar. Zira Risale-i Nur iddialarının aksına bir tefsir değil bir takım hezeyanların yazıldığı ve bu hezeyanları desteklemek için Kur’an’dan seçilmiş ayetlerin içerisine özellikle yerleştirilmiş ve Nurcular nezdinde kutsallaştırılmış bir kitaptır.
 
 
      Tarih boyunca Allah’ın peygamberlerine indirdiği mesajları kullanarak insanlar yeni yeni inançlar, akımlar oluşturmuşlardır. Bu ayetleri Nurcular’a okuduğumuzda “Bu ayetler kitap ehli için inmiştir bizi anlatmaz” derken cifr ve ebced hesabıyla Nur suresindeki söz konusu ayetleri bu sözleriyle çelişecek şekilde “ayetler tüm çağlara bakıyorsa bu ayet Risale-i Nur’a” bakıyor diyebilmişlerdir. Esasen Âl-i İmrân suresinde geçen “Kitapla dillerini eğip bükerler ifadesi kullanılıyor ama “dilleriyle kitabı eğip bükerler demiyor” zira hiç kimsenin gücü Allah’ın ayetlerini eğip bükmeye yetmeyeceği için onun yerine âyetleri kafalarına göre seçip yorumlarının arkasına yazarak “bakın âyetler bizi işâret ediyor” demişlerdir ve bu tamda KİTAPLA DİLİ EĞİP BÜKMEK oluyor.  Âyette geçen “Ferik” kelimesi ise Arapçada “Fark” kelimesinden gelmektedir ki anlamı “Farklılaşmış farklı olan topluluk” demektir. Esasen kelime sıfat-ı müşebbehe olduğu için bu farklılığın artık süreklilik kazandığınıda Allah söylemiş oluyor. Sıfat-ı müşebbehe’de süreklilik esastır.  Zira ana inançtan ayrılıp artık farklı bir hal almış ve asıl inançla bir alakası kalmamış demektir. Ancak bu topluluk aynı zamanda organize topluluktur ki tamda Nurcuları anlatmaktadır. Zira Risale-i Nur külliyatı klasik tefsirlerden ziyade Said NURSİ ve ekibinin ekip çalışmasıyla ortaya çıkarılmış ve Allah’ın ayetlerinin de aralara serpiştirilerek yazılmış yeni BİR KUTSAL KİTAPTIR (!) ve bu kutsal kitabın hitap ettiği din ise artık İSLAM değil NURCULUK’tur. Bu yüzden en az Said NURSİ kadar onunla çalışan ekipte bir o kadar suçlu ve günahkârdır.  Enteresandır yaptıkları bu batıl yorumlar için ÇEKİNMEDEN SÖYLERİZ Kİ diye de kişiyi cehenneme götürecek kör cesareti de sergileyebilmişlerdir.
 
 
BAZI AYETLER ELEKTRİK VE RİSALE-İ NUR’A İŞARET EDİYORMUŞ!
….. hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âlî manaları ve umûr-u gaybiyenin her nev'inden kesretli gaybî ihbarları izhar ve isbat etmeleri ve bilhâssa Risale-i Nur'un yüzotuz kitabının herbiri Kur'anın bir meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhanlarla isbat etmesi ve bilhâssa Mu'cizat-ı Kur'aniye Risalesi; şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hârikalarından çok şeyleri Kur'andan istihrac eden Yirminci Söz'ün İkinci Makamı ve Risale-i Nur'a ve elektriğe işaret eden âyetlerin işaratını bildiren İşarat-ı Kur'aniye namındaki Birinci Şua ve huruf-u Kur'aniye ne kadar muntazam, esrarlı ve manalı olduğunu gösteren Rumuzat-ı Semaniye namındaki sekiz küçük risaleler ve Sure-i Feth'in âhirki âyeti beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini isbat eden küçük bir risale gibi Risale-i Nur'un herbir cüz'ü, Kur'anın bir hakikatını, bir nurunu izhar etmesi; Kur'anın misli olmadığına ve mu'cize ve hârika olduğuna ve bu âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâm-ül Guyub'un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.
Asa-yı Musa ( 132 )
 
 
 Cevap: Said NURSİ ve taraftarlarının inanç esaslarını üzerine kurdukları ayet Nur suresinin 35. Ayetidir. Adeta yazılan ve sözcük israfından öte olmayan bu kitaplar topluluğu için bu ayet üzerinde canlı ameliyatlar yapılmıştır. Muhtemeldir ki Said NURSİ ve ekibi inanç dünyalarını şekillendirirken bu ayeti sloganlaştırarak çağrılarına başladılar. Tabi tüm bunlardan önce bu grup bu inanç akımı için teorik alt yapıyı hazırlamışlardı bile. Sadece bu inançlarını destekleyecekleri ayetlere ihtiyaç vardı ve tefsir edildiğini iddia ettikleri 33 ayetin arasında Nur Suresindeki bu ayet onlar için çıkış noktası olarak karar verdikleri ayettir. Peki, gelin önce bu ayetin mealini bir görelim
 “Allah göklerin ve yerin Nurudur. Onun nurunun misali ışık saçan bir kandil gibidir. O kandilin içinde ise bir lamba vardır lamba ise bir camın içindedir. Cam sanki inciden bir yıldızdır ve bereketli bir zeytinden yakıtını alır ve ağaç ne doğuludur ne batılı onun yağı ateş değmese bile neredeyse yanıverir. Işık üstüne ışıktır. Allah dileyene ışığını gösterir işte Allah böyle misaller verir Allah her şeyi bilir”
   Yukarıdaki ayeti iyice okuduğunuzda burada elektriğe falan işaret olmadığı gibi Said NURSİ ve ekibinin beraber kotardığı Risale-i Nur ile uzaktan yakından alakası yoktur. Ancak Said NURSİ kitabının başka yerinde bu ayette geçen kelimeler üzerinde yine Ebced ve Cifr gibi saçma yöntemlerle oynayarak kendini, kurduğu batıl hareketi ve Nurcuları kutsallaştırmıştır.
   Önce gelin elektriğe işaret olup olmadığına bakalım: Allah burada kendisini ışık olarak sıfatlandırmış ve ışığına misal getirmiştir. Dikkat edilirse onun ışığı şuna benziyor demiyor “Onun Işığına Misal şu şeydir” diyerek ayetin devamında söylediklerini “Işığıyla” değil misaliyle ilişkilendirmiştir ve kendisi için Işık üstüne Işıktır demiştir ve ışığının hiç tükenmemesine misal olarak zeytinyağının yanıcı özelliğini göstermiştir. Zira bir kere ateş aldığında artık moleküllerindeki zincirleme reaksiyon sayesinde her seferinde ateşle beslemeye ihtiyaç kalmaz. Yani böylelikle biteviyelik ve süreklilik gerçekleşmiş olur. Allah’ın yaratıcılığı ve uluhiyyetide (Tanrılığı) böyledir süreklidir ve ebedidir. Allah ışığını dileyene göstereceğini söyler. Burada bir ayrıntı var oda şudur ki çoğu mealde “DİLEDİĞİNE” diye çevrilerek yanlış mana verilir oysa doğru çeviri “DİLEYENE” şeklinde olmalıdır. Peki, Allah’ın Nuru nedir ve nasıl olur? Allah ışık saçan şey midir? Elbette hayır o uluhiyettini (Tanrılığını), rablığını ışık saçan cam fanus içinde lambaya benzetmiştir. İçinde ışığı olmayan sadece camdan fanustur o kadar, ama ışık saçtığında ise LAMBAYA dönüşür. Nurcular ve Said Nursi Risale-i Nur’u nitelendirirken haşa ve kella şöyle derler RİSALE-İ NUR, NURUN ALA NUR’DUR yani Nur üstüne Nur’dur oysa Allah kendisini böyle vasıflandırmıştır ve Nurcular Allah’ın vasfını Risale-i Nur için kullanarak saygısızlıkta hayli haddi aşmışlardır. Allah Nurunu lambaya benzetirken de bizden zeytinyağıyla yanan lambalarla özdeşleştirmememiz içinde “ne doğuda nede batıda bulunmayan bir zeytin ağacındandır” yani bize böyle bir zeytin ağacı hayalide kurmayın bu yalnızca bir misaldir diyor ve zaten ayetin sonunda “Allah insanlara misaller verir” diyor.   Ne doğuda ne batıda olmayan bir şey aslında olmayan şeydir ve Allah ışığının SİZİN KULLANDIĞINIZ KANDİLLERE VE ZEYTİN AĞACINA benzemeyeceğini söylüyor zira insanların kullandığı zeytinyağı ateş dokunmadan yanmaz oysa Allah’ın nurunun kaynağı yine kendisidir. Allah bu misallere karşılık ise kendisine insanların misaller getirmesini ise uygun görmez onu da şu ayetiyle açıklar:
   “O halde Allah’a misaller getirmeyin Allah bilir siz bilmezsiniz” Nahl Suresi 74
     Said NURSİ Türkiye’de teknik buluşlarla ayetleri birbiriyle ilişkilendiren ilk kişidir diyebiliriz. Daha sonra bu grubun çıkardığı kitap, dergi ve diğer yayınlarda bilim ve teknoloji tarihinin buluşları ısrarla Kur’an’la ilişkilendirilmiş adeta tüm bilimsel ve teknik buluşların Kur’an’da yazdığı inancını bazen son derece komik duruma düşerek savunmuşlardır. Bunlardan biride işte bu elektriğin Kur’an’da işaret edildiği inancıdır. Oysa Allah orada misaller vermiştir ancak Nurcular nezdinde “ateş değmese bile nerdeyse yağı yanar” kısmını elektrik olarak algılamış ancak elektriğin kendisinin dahi bir ATEŞ olduğunu unutmuşlardır zira elektrik dahi ateşten bir enerji yumağıdır ve ampülün içindeki tellere elektrik ateşi değmese yanmayacaktır. Kur’an’ı teknik buluşlarla özdeşleştiren ve hâşâ Kur’an’ın ispat edilmesi gereken, savunulması gereken aciz mesaj topluluğu olarak gören bu güruha sormak lazım “MADEM TÜM TEKNİK BULUŞLAR KUR’AN’DA YAZIYOR O HALDE TEKNOLOJİK GELİŞME NİYE İSLAM DÜNYASINDA DEĞİLDE BATIDA İNKİŞAF ETMİŞTİR?”…Nurcular bilerek ya da bilmeyerek Kur’an’ın doğruluğunu beşerin alet edevat buluşlarıyla ilişkilendirerek adeta ayetleri tartışma konusu yapmış ve inananlarla alay edilmesine neden olmuşlardır. Öyleki çıkardıkları süreli ve süreksiz yayınlarında yalanlar bile söyleyebilmişlerdir. Mesela güya ampulü icat eden Thomas Edison öldüğünde başucunda Kur’an varmış!  Oysa Kur’an bir teknik buluş kitabı değildir ya da bir fizik, biyoloji kitabı değildir Kur’an kendi deyimiyle MÜTTAKİLER İÇİN BİR REHBERDİR. Var olan bilimsel ve teknik gelişim ise tüm insanlığın ortak katkısı sonucu meydana gelmiştir. İnsanlar ise Allah’ın bu nimetlerini zamanla keşfetmişlerdir yoksa yoktan bir şey var etmiş değillerdir zira Allah İbrahim Suresi 34 nolu ayette şöyle der “VE O (ALLAH) SİZE HER İSTEDİĞİNİZİ VERDİ ALLAH’IN NİMETLERİNİ SAYSANIZ SIRALAYAMAZSINIZ BİLE…” Ayette geçen “LA TUHSUHA” kelimesi İHSA’dan gelir ve modern Arapçada İSTATİSTİK anlamını taşır, zira nimetler sayılabilir ancak istatize edilemeyecek kadar çoktur. Bilimsel ve teknik buluşlar tamda insanoğlunun istek ve arzularına göre Allah tarafından verilmiş sayısız nimetlerin sayesindedir.  
 SAİD NURSİ KENDİNİ DİĞER PEYGAMBERLERLE KARŞILAŞTIRIYOR VE EN SONUNDA ALLAH’TAN İNSANLARIN KALPLERİNİ VE AKILLARINI RİSALE-İ NURA BOYUN EĞDİRMESİ İÇİN DUA EDİYOR!
     Ya Rabbî ve ya Rabb-es Semavatı Ve-l Aradîn! Ya Hâlıkî ve ya Hâlık-ı Külli Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla ve bütün mahlukatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana müsahhar eyle! Ve matlubumu bana müsahhar kıl! Kur'ana ve imana hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nur'a müsahhar yap! Ve bana ve ihvanıma, iman-ı kâmil (tam iman)  ve hüsn-ü hâtime (mutlu son) ver. Hazret-i Musa Aleyhisselâm'a denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'a ateşi ve Hazret-i Davud Aleyhisselâm'a dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Şems ve Kamer'i teshir (boyun eğdirdiğin) ettiğin gibi, Risale-i Nur'a kalbleri ve akılları müsahhar (boyun eğdir) kıl!.. Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs'te mes'ud kıl! Âmîn, âmîn, âmîn!..
Asa-yı Musa ( 211 )
 
CEVAP: Said NURSİ o derece enaniyet sahibi haline gelmiş ki sanki insanlar onun yorumlarına katılmak zorundaymış gibi davranışlar sergilemeye başlamış ve peygamberlere verilen bazı mucizelerle kendisine YAZDIRILDIĞINI iddia ettiği kitapları bir tutup tüm insanların kalbini ve aklını Risale-i Nur’a boyun eğdirmesini istemiştir. Bu dua bile Said NURSİ’nin ne kadar haddini aştığının göstergesidir. Bunu söylediğimizde günümüz Nurcuları “Ne varmış bu duada Risale-i Nur Kur’an’ı müdafa ediyor ve Kur’an’ın tefsiridir Risale-i Nur’a boyun eğen Kur’an’a eğmiş olur” diyerek bu sözleriyle ne kadar büyük bir günah işlediklerinin farkında değillerdir. Böylelikle Kur’an’ın kendi müdafaa gücü olmadığı ve Allah’ın kelamında olmayan bu güç KULUNUN kelamında olduğunu iddia ederek en büyük saygısızlığı yapmışlardır Allah’da böyleleri için Kur’an’da Hucurat Suresi 1. Ayette şöyle der :
 “ Ey iman edenler Allah ve elçisinin ÖNÜNE geçmeyin Allah’tan sakının Allah işitendir bilendir”
 
Kur'andan ve münacat-ı Nebeviye (peygamber yakarışından) olan Cevşen-ül Kebir'den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye (düşünce ibadeti) olarak, Rabb-ı Rahîmimin dergâhına arzetmekte kusur etmişsem, kusurumun afvı için Kur'anı ve Cevşen-ül Kebir'i şefaatçı ederek rahmetinden afvımı niyaz ediyorum.
 
Said Nursî
Cevap : Said Nursi İslami hiçbir temeli olmayan ve adeta Nurculuk inancının ritüellerinden olan Cevşen denen ve Şii kaynaklı bu duayı şefaatçi edindiğini söylüyor. Esasen daha da ileri gidip yazdığı kitabın –Risale-i Nur-  bile şefaat edeceğini savunur gelin bakalım Allah şefaat için neler demiş :
 
    Ölüm vakitleri gelince Allah canları alır uykularında ölmeyenlerinde, kendisine ölüm hükmü verilmişleri bir yerde tutar diğerlerini ise belli bir vakte kadar serbest bırakır düşünen toplumlar için bunda ayetler vardır. Yoksa Allah’ın berisinde şefaatçiler mi edindiler? Deki şefaatçi edindikleriniz hiçbir şeye sahip olmadığı halde mi böyle yaparsınız? bunlar aklını kullanmazlar. Deki şefaat toptan Allah’ındır göklerin yerin mülkü ona aittir. Sonra ona döndürüleceksiniz. Zümer Suresi 42, 43
 
 Öyle bir günden korkun ki hiçbir nefis diğerine bir fayda vermez ve hiçbir nefisten şefaat kabul edilmez yine hiçbirinden fidyede alınmaz ve onlara yardımda edilmez Bakara Suresi 48
 
 Allah’ın izni olmaksızın onun indinde kim şefaat edebilir Bakara Suresi 256
 
 Hadi Allah’ın izin vermesiyle şefaatin mümkün olduğunu farz edelim Said NURSİ’nin Allah’tan izin aldığı ne malum? Yâda almışsa buna dair ilahi belge nerede? Ya da Said NURSİ’ye, Cevşene ve Risale-i Nur’a şefaat etme yetkisi verildiğine dair Kur’an’da hangi ayet vardır? Oysa ayetler gayet açık ve net oda şudur ki şefaat yetkisi tümden Allah’a aittir ve Allah kitabının hiçbir yerinde birilerine şefaat etme yetkisi verdiğine dair tek bir ayet yoktur. Said Nursi ve Nurcular yazdıkları ve Kur’an’a nazire olarak sundukları Risale-i Nur’u şefaatçi edinerek Allah’a açık açık ortak koşmaktadırlar. 
 
 
Asa-yı Musa ( 212 )
 
 
NURCULARIN ÜSTADLARINA YAPTIKLARI YALAKALIKLAR! AMA BUNU YAPARKEN HADDİ AŞTIKLARININ FARKINDA DEĞİLLER! TAMDA ŞEYH UÇMAZ MÜRİT UÇURUR DURUMLARI!
  Evvelâ: Şunu hatırlamalıyız ki; Risale-i Nur başka kitabları değil, yalnız Kur'an-ı Kerim'i üstad olarak tanıması ve ona hizmet etmesi itibariyle makbuliyeti (kabul edildiğine) hakkında bizim bu mevzuda söz söylememize
hacet bırakmıyor. Biz ancak ilim erbabı nazarında, Risale-i Nur'un değerini belirtmek için deriz ki:
 
         Risale-i Nur şimdiye kadar hiç bir ilim adamının tam bir vuzuh (açıklıkla) ile isbat edemediği en muğlak (kapalı) mes'eleleri, gayet kolay bir şekilde en basit avam tabakasından tut da en yüksek havas tabakasına kadar herkesin istidadı (yeteneği) nisbetinde anlayabileceği bir tarzda şübhesiz tam ikna' edici bir şekilde izah ve isbat etmesidir. Bu hususiyet, hemen hemen hiç bir ilim adamının eserinde yoktur.
 
                 İkincisi: Bütün Nur eserleri; Kur'an-ı Kerim'in bir kısım âyetlerinin tefsiri olup onun manevî parıltıları olduğunu her hususta göstermesidir.
 
                 Üçüncüsü: İnsanların en derin ihtiyaçlarına kat'î delil ve bürhanlarla (delillerle) ilmî mahiyette cevab vermesidir. Meselâ: Allah'ın varlığı, âhiret ve sair iman rükünlerini, bir zerrenin lisan-ı hal ve kal suretinde tercümanlığını yaparak isbat etmesidir. En meşhur İslâm feylesoflarından İbn-i Sina, Farabî, İbn-i Rüşd bu mes'elelerde bütün mevcudatı delil olarak gösterdikleri halde, Risale-i Nur o hakikatları bir zerre ve bir çekirdek lisanıyla isbat ediyor. Eğer Risale-i Nur'un ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsa idi, onlar hemen diz çöküp Risale-i Nur'dan ders alacaklar idi.
 
                 Dördüncüsü: Risale-i Nur, insanın senelerce uğraşarak elde edemeyeceği bilgileri komprime hülâsalar nev'inden kısa bir zamanda temin etmesidir.
 
                 Beşincisi: Risale-i Nur ilmin esas gayesi olan rıza-yı İlahîyi tahsile sebeb olması ve dünya menfaatına, ilmi hiç bir cihetle âlet etmeyerek tam manasıyla insaniyete hizmet gibi en ulvî vazifeyi temsil etmesidir.
 
                 Altıncısı: Risale-i Nur kuvvetli ve kudsî ve imanî bir tefekkür semeresi olup, bütün mevcudatın lisan-ı hal ve kal suretinde tercümanlığını yapar. Aynı zamanda iman hakikatlerini ilmelyakîn ve aynelyakîn ve hakkalyakîn derecelerinde inkişaf ettirir.
 
                 Yedincisi: Risale-i Nur, esas bakımından bütün ilimleri câmi' (içine almıştır)  oluşudur. Âdeta ilim iplikleriyle dokunmuş müzeyyen bir kumaş gibidir. Ve şimdiye kadar hiçbir ilim erbabı tarafından söylenmemiş ve her ilme olan vukufunu tebarüz ettiren vecizeler mecmuasıdır. Misal olarak birkaçını zikrederek, heyet-i mecmuası hakkında bir fikir
Asa-yı Musa ( 246 - 247 )
 
(Ankara Üniversitesi Nur Talebelerinin Bir Mektubu)
 
         Aziz sıddık kardeşlerimiz!
 
         Mektubunuzdan, İslâm güneşinin bir ziyasını sezer gibi olduk. Yüzlerce seneden beri insaniyet (insanlık) aleyhine, İslâmiyet zararına mütecaviz fikir neşreden ehl-i küfrün tahriblerini tamir için ortaya atılan Risale-i Nur'un -sizlerin mektubunuzdan- gençlerin arasına yayıldığını sezdik. Ebedî hayat yolunun hakperest yolcuları, hayalî boş lafları terkedip, Risale-i Nur'la küfür tohumlarını eriteceklerdir. Nur'un talebeleri, ehl-i kalb ve imanın hakikî kardeşleridirler. Siz kardeşlerimizin mektubları, bizlere hız veriyor ve verecek. Kur'anın tefsiri olan Risale-i Nur, bize dalalette kalmanın ve küfürle mücadele etmemenin bu zamanda büyük ahmaklık olduğunu bildiriyor. Komünistliğin, anarşistliğin, masonluğun kuvvet kazandığı bir devirde en mühim bir vazife, Nur'a hizmet etmek ve rıza-yı İlahîyi tahsil için onu isteyene vermektir. Bu en baş ve en ehemmiyetli, en kıymetli ve mübarek vazifemizden bizi döndürmek isteyen en ağır hücumlar dahi, bizlerin hızını arttıracaktır.
 
         Risale-i Nur bize öğretiyor ve isbat ediyor ki: Bu dünya, bir misafirhanedir. Ebedî hayatı isteyenler, misafirhanedeki vazifelerine dikkat gösterdikleri nisbette memnun edilirler. Demek ki şimdi en esaslı vazifemiz; bataklıktan kurtulmak isteyen ehl-i dinin, karanlıktan usanmış, gıdasız kalmış kalblerin yardımına koşmak, kendimizden başlayarak Nur'un dellâllığını (Yol göstericiliğini) yapmaktır.
 
         Bilhâssa ve bilhâssa şurası çok ehemmiyetli ve pek mühimdir ki; en başta ve en evvel Risale-i Nur'u dikkat ve tefekkürle devamlı olarak okumak ve o muazzam eser külliyatındaki Kur'an ve iman hakikatleriyle kendimizi teçhiz etmek ve bu esas ve şartlarla, o hârika eser külliyatını bir an evvel ikmal etmektir. İşte bu nimet-i uzmaya (büyük nimete) nail olan her genç ve herkes; bire yüz bin kuvvetinde, kendine, vatan ve milletine faideli olur. Vatan, millet, gençlik ve Âlem-i İslâm
çapında hizmet edebilecek bir vaziyete gelebilir.
 
         Bunun için, başta Hazret-i Üstadımız Bedîüzzaman ve onun hakikî ve ihlaslı talebeleri olmaya lâyık sizlerden dua istirham ediyoruz ki; Risale-i Nur'un mecmualarını bir an evvel temin edelim, arayalım, bulalım, dikkat, tefekkür ve ihlasla okuyalım. Kur'an ve iman hizmetinde bu vaziyette koşalım. Risale-i Nur'un bu asırdaki makbuliyetine (kabul edildiğine) işaret eden deliller fazlasıyla mevcud olduğuna göre, insaf sahibi her mü'min kardeşimiz, onun tabiî bir yardımcısıdır.
 
         Hem madem, Risale-i Nur bu asra has hususiyetler taşıyor. Hem madem binlerce âlimlerin takdirleriyle karşılanıyor. Hem madem Kur'anın dellâllığını (yol göstericiliğini) yapan kahraman Üstad, eşine rastlanmayacak bir mükemmeliyetle, dürüst adımlarla, hakikî prensiplerle, bütün hayatını iman ve İslâmiyete vakfetmiş, dünyevî hiçbir menfaat aramadan sırf Allah rızası uğruna çalışmıştır. Hem madem bütün kuvvetiyle Nur talebeleri de iman ve İslâmiyete Ehl-i Sünnet dairesinde hizmet için hayatlarını dahi çekinmeden veriyor ve süflî (alçak) menfaat peşinde değildirler. Ve madem yüz binlerce Nur talebeleri bütün tazyik ve tehdidlere rağmen bu hakikati fiilen isbat etmişler. Hem her talebe, bugün cereyan eden bâtıl felsefenin akidelerine hakikî, mantıkî cevablar vermek üzere yetişmişler ve yetişiyorlar. Hem her ihtiyacımıza Kur'an cevab veriyor, onda lâzım olan her hakikat sarih (açık, net)  olarak vardır. Ve madem Kur'an en güzel şekilde ders veren Allah'ın hediyesi, bir nuru ve rahmetidir...
 
         Öyle ise, bu hazine-i rahmeti ve menba-ı hakikatı (gerçeklerin kaynağını)  ders veren ve hakikî surette gençliğin ve avamın anlayabileceği bir şekilde bildiren Risale-i Nur'u, dikkat ve tefekkürle ve devamlı olarak müsaid vakitlerimizi boşa gidermeden okumak ve yazmak en büyük bir ibadet ve zevk kaynağıdır. Hal ve istikbalin ve biz gençlerin, çok leziz ve iştiyakla alacağı gayet nâfi' (faydalı) ve vâfi (vefalı) bir ilâç ve bir tiryaktır, bir manevî kurtarıcıdır. Bu kat'î hakikatlar meydanda iken, ona bütün kuvvetimizle sarılmamak, baştan aşağı Risale-i Nur'u tedkik etmemek, alâkadar olmamak, ancak gafletin eseri olabilir.
 
         Hem kim hakikat peşinde koşuyorsa, Risale-i Nur'dan ders alması lâzımdır. Ve Nur yolunda giden her münevver (aydın), hakikî saadete kavuşacak ve yeryüzünün mahiyetini derkedecektir diye, biz Ankara Nur talebeleri dahi ittifak ediyoruz. Ebedî hayat hazinesini gösteren Kur'an-ı Hakîm'in nuru olan Risale-i Nur, elbette bir zaman dünyayı çınlatan nurlu sesini yükseltecektir.
         Madem İslâm âlimleri -hadîs-i şerife göre- dünya ikbal ve heveslerinin peşinde koşmadıkça, peygamberlerin en emin vârisleridirler. Biz de Risale-i Nur'u, onun tam vârisi biliyoruz. Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi, hakikî vâris olmanın esasını yaşamış ve yaşıyor. Onun karşısına çıkan körler ve sağırlar ve hissiz gafiller küçüleceklerdir. Böyle muazzam bir olgunluğa sahib olan Risale-i Nur, elbette bütün feylesofları, dünya ilim ve hak erbabını çağıracak ve her akl-ı selim ve kalb-i kerim olan mübarek insanları talebesi yapacak. Bu da inşâallah uzakta değil, yakında tahakkuk edecektir. Dünya, ekserî feylesofların ve âlimlerin dediği gibi, yepyeni bir oluşun eşiğindedir. Dünya, nurunu arıyor. Hakikat şâiri Mehmed Âkif:
 
         O nuru gönder İlahî asırlar oldu yeter!
 
         Bunaldı milletin âfâkı bir sabah ister.
 
diye, işte bu nura işaret ettiği, bugün bizce bir hakikattır.
 
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri
Asa-yı Musa ( 249 - 251 )
 
Cevap: Kişinin gerek kendisini gerek başkalarını överken İslam’ın çizdiği etik değerler çerçevesi içinde yapması esastır. Bu övgü bir iddiaya dönüştüğü an ise artık övgü olmaktan çıkar. Nurcu öğrenciler Risale-i Nur’un iman hakikatlerini çok netlikle ispat ettiğini iddia etmekte –sanki Kur’an’da bu güç yokmuş ta Said NURSİ bu güce ve istidada sahip gibi- ancak günümüzdeki takipçilerine Risale-i Nur’daki Kur’an’ın özüne aykırı şeyleri sorduğumuzda başlıyorlar Risale-i Nur’daki ifadeleri yorumlamaya.   Oysa eğer iddia ettikleri gibi Risale-i Nur da bu ispat gücü varsa bunu kendisinin göstermesi gerekirken birde onun YORUMLANMAYA muhtaç oluşu bu kitabın gerçek yüzünü ele veriyor. Nurcular İslam’ı anlatmak yerine var güçleriyle Risale-i Nur’u temize çıkarma gayretini taşımaktadırlar adeta Said NURSİ’nin yaşadığı döneme kendilerine kilitlemiş ve tıpkı Risalelerin kırmızı kapağı gibi, kendi dünyalarına KIRMIŞI IŞIĞI YAKIP öylece bilinçlerini dondurmuşlardır. Oysa biz bir tefsir kitabına itaatle yâda okumakla emrolunmadık biz Allah’ın kitabını okumakla emrolunduk. Kur’an’ı anlatan bir kitap okunacaksa bu sanki bir dinin emriymiş gibi sunulamaz zira KUL YORUMLARI KENDİNİ BAĞLAR onları okumakla mükellef değiliz. Ancak Nurcular İNSANLIĞIN RİSALE-İ NUR’A MUHTAÇ OLDUĞUNU ISRARLA İDDİA EDER! Böyle bir iddia ile tarihte çıkan ilk taife işte tamda bu Nurculardır. 
 
         Çok aziz, çok mübarek, çok müşfik, çok sevgili Üstadımız Hazretleri!
 
         Risale-i Nur'u himmet ve dualarınızla, dikkat ve tefekkürle okudukça, bu muazzam eser külliyatının tılsım-ı kâinatın (kainatın büyüsünü) muammasını (bilinmezini) keşf ve halleden bir keşşaf olduğunu, hal ve istikbalin bir mürşid-i ekberi (en büyük yol gösterici) ve bir rehber-i a'zamı (en ulu rehber) olduğunu, yine dua ve himmetinizle idrak ediyoruz.
 
         Evet Üstadımız Hazretleri! Risale-i Nur'u okuyan her idrak sahibi anlıyor ki; Risale-i Nur gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir karanlıklarından kurtarıp, tenvir (aydınlatacak) ve irşad edecektir.
 
         Risale-i Nur yalnız bu vatan ve millet için değil, âlem-i İslâm ve bütün beşeriyetin ihtiyacına cevab verecek bir külliyat olarak te'lif edilmiştir. Bugün tarihte hiç görülmemiş bir fecaat ve felâket içerisinde çırpınan beşeriyet için, halaskâr olarak Risale-i Nur'a sarılmaktan ve ne bahasına olursa olsun, Risale-i Nur'un nuranî ve parlak eczalarını elde edip dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi yoktur. Risale-i Nur'u okuyan herkes, bu hakikatı idrak etmiş ve etmektedir. Eğer biz muktedir olsak; bu hakikatı, kâinata nâzır bir mahalle çıkıp, bütün kâinata ilân edeceğiz. Fakat madem ki buna muvaffak olamıyoruz ve mademki Risale-i Nur'un cihanşümul (evrensel) kıymetini bu derece Üstadımızın himmetiyle idrak etmişiz; şu halde o nur ve feyiz hazinesi, irfan ve kemalât (olgunluklar) menbaı (kaynağı)  olan Risale-i Nur'u, bir dakikamızı bile boş geçirmeden, mütemadi (periyodik) ve devamlı bir şekilde her gün ve her saat okuyacağız ve bu uğurda geceli gündüzlü çalışacağız inşâallah. Fakat her an bütün işlerimizde olduğu gibi, bunda da büyük Üstadımızın dua ve himmetiyle muvaffak olabileceğiz.
 
         Hem şu hakikat zahir ve bahirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale-i Nur'un ve müellifinin talebesidir. Risale-i Nur'u okumak zaruret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse, kendisini aldatan enaniyetine (bencilliğe) boyun eğip, Risale-i Nur Külliyatını okumazsa, büyük bir mahrumiyete düçar olur. Fakat biz idrak ettiğimiz bu muazzam hakikat
karşısında, beşeriyetin halaskârı (kurtarıcısı) ve milyarlarca insanların fevkinde olan bir memur-u Rabbanîye nasıl minnetdar ve medyun (borçlu) olduğumuzu tarif edemiyoruz. Yine dua ve himmetinizle idrak etmişiz ki; Kur'an-ı Kerim'in bir mu'cize-i maneviyesi olan hârika Risale-i Nur Külliyatının bir satırından ettiğimiz istifadenin, bir mikdar-ı mukabilini dahi ödemeye gücümüz yetişmez. Bunun için ancak Cenab-ı Hakk'a şöyle yalvarmağa karar verdik:
 
         "Ya Rab! Bizi ebedî haps-i münferiden (tek başına) kurtarıp bâki (kalan) ve sermedî (sonsuz) bir âlemin saadetine nail edecek bir hakaik (hakikatler) hazinesinin anahtarını Risale-i Nur gibi nazîrsiz (eşsiz) bir eseriyle bahşeden sevgili ve müşfik Üstadımızı, zalimlerin ve düşmanların sû'-i kasdlarından muhafaza eyle. Kur'an ve iman hizmetinde daima muvaffak eyle. Ona sıhhat ve âfiyetler, uzun ömürler ihsan eyle!" diye dua ediyoruz.
 
         Evet Üstadımız Hazretleri! Risale-i Nur'u dikkat ve tefekkürle okumak nimet-i uzmasına (en büyük nimetine) nail olan biz bir kısım üniversite gençliği, bir hüsn-ü zan veya bir tahmin ile değil, tahkikî ve tedkikî bir surette, sarsılmaz ve sarsılmayacak olan ilmelyakîn bir kuvvet-i imaniye ile inanıyoruz ki; zemin yüzünün bu asra kadar görmediği bir vahşet ve dehşetin sebebi olan dinsizlik ve ilhadı, Bedîüzzaman ortadan kaldırmağa inayet-i Hak (Allah’ın yardımıyla)  ile muvaffak olacaktır.
 
         Bizim bu kanaatımız, safdilane veya tahminle değildir; ilmî ve delile müstenid (dayanan) bir tahkik iledir. Bunun için, muarız olan dahi bu hakikatı kalben tasdik edecektir. Dua ve şefkat buyurun, Kur'an ve iman hizmetinde fedai olalım. Risale-i Nur'u, bir dakikamızı bile kaybetmeden okuyalım, yazalım, ihlas-ı tâmme muvaffak olalım.
 
İstanbul Üniversitesi Nur Talebeleri namına
 
Muhsin
 
Asa-yı Musa ( 252 - 253 )
 
 
  Said NURSİ ne kadar kendi tabiriyle hodfuruş (kendini beğenmiş) ise ondan son derece etkilenmiş ve huy kapmış takipçileri de o derece kendilerini SEÇİLMİŞ, VADEDİLMİŞ TOPLULUK olarak yansıtırlar. Öyle ki tarihte diğer oluşan grupların aksine daha Said NURSİ hayattayken başlattığı hareketlerine isim verip kendini diğer grupların üstünde görecek kadar NARSİSTLEŞMİŞLERDİR. Enteresandır bu grubun en büyük özelliği potansiyel taraftarlarına karşı son derece nazik, kibar davranmaları ve bunu da tamamen stratejik amaçlı yapmalarıdır. Ne zamanki onların mantalitesi sorgulansa o zaman konuşmazlar ve sorgulayanları ise “Bu tarz konuşacaksan bir daha görüşmeyelim, biz polemik istemiyoruz, tartışma yeri değildir burası” derler. Zira sorgulanmadan inanılmasını isterler. Stratejik amaçlı gösterilen tevazu, nezaket ise cemaate katılanlarda bir MİNETTARLIK hissi oluşturur ve bir süre sonra SORGULAMA yanları bu his yüzünden tümden kaybolur ve şeytan gelir ona “Eğer bunlar yanlış yolda olsaydı bu derece insanlara iyi davranmazlardı” derler. Bütün dinlerin çağrıcılarının stratejisi bu TAKTİKSEL GÜLER YÜZ YÖNTEMİNE dayanır, potansiyel taraftarı elde edinceye dek ona iyi davranmak elde edilince de oda bir süre sonra oda propagandacıya dönecektir. Bu bir nevi taze insan beyni yiyerek acılarını dindiren zombi hikâyesine benzer bir durumdur. Kendi acısını dindirmek için henüz ÖLMEMİŞ bir bedeni bulup sonra onun beynini yemek! İlginçtir beyni yenilende bir süre sonra o acıkmışlık hissini yaşar ve oda başlar beynini yiyeceği birini aramaya. Nurculuk akımının kurucusu Said NURSİ ve taraftarlarındaki bu kendini canhıraşâne ispat çabasının temelinde davalarının fazlasıyla sorgulanır olmasıdır. Cemaatin kendilerini eleştirenleri ısrarla GÖRMEZLİKTEN GELME, UMURSAMAZLIK tavırları dahi onların rahatsızlığını ele verir. Zira TEVAZU görünümlü bir TEKEBBÜR (kibirlenme) aşılanır. O yüzden okudukları Risaleleri günümüz Türkçesine çevirmezler zira Osmanlıca bile olmayan bu uyduruk dil yeni katılan birey üzerinde sahte bir DERİNLİK hissi bırakır ve bu uyduruk ağdalı dilin bilgi taşıdığı izlenimini okuyanda uyandırır. Bu durum tekerrür ettikçe bu ortamda yetişen kişi bilgide derinleştiğini zanneder ve artık etrafındaki dünyayı dahi ona göre değerlendirmenin yanında Kur’an’ın o sade dilini bile anlamaz hale gelir ve Kur’an’ı anlaşılmaz zannetmeye başlar ve bunu ancak Risale-i Nur sayesinde anlayabileceğine artık tamamen kanaat sahibi olur. Bir süre sonrada artık Risale-i Nur onunla Kur’an arasında bir sınır KAPISI gibidir, Risale-i Nur onay verirse o kapıdan geçebilecektir onay vermezse geçemeyecek ve kendisine çizilmiş sınırların içinde mahkum ve mahpus kalacaktır.
 ALİ ULVİ KURUCU ADLI ŞAHSIN RİSALE-İ NUR’LA İLGİLİ HADDİ AŞAN SÖZLERİ !
   Nasıl tatmin edilmez ki, Risale-i Nur Külliyatı, Kur'an-ı Kerim'in cihanşümul (evrensel) bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binaenaleyh onda, o mübarek ve İlahî bahçenin nuru, havası, ziyası ve kokusu vardır...
 
         Ruhun bu ihtiyacını söyler akan sular
 
         Kur'ana her zaman beşerin ihtiyacı var.
 
Asa-yı Musa ( 270 )
 
         Şüphesiz bir davanın ilk çağıranıyla onun davetine icabet edenin arasında SORUMLULUK bağı vardır. İcabet eden kişi çağıranın sözünü dinler ve önce aklıyla tartar ve bu tartıda hakikatin ağırlığını hissettiği an gönlüne sunar ve sonunda bu hakikati onaylar. Yani inanmak aslında BİR DÜŞÜNSEL EYLEM SÜRECİDİR… O yüzden AKLIN ÖNDERLİĞİNDE KALP esastır. Bu bağlamda bir şeye inanmak ile insanın bir şeye kendini inandırması farklı şeylerdir. Bir şeye inananlar o şeyin hakikatine şahitlik ettikten sonra buna karar verirken bir şeye kendini inandıranlar bir önyargıyla hareket ederler ve bu yüzden duygusal davranırlar. Nurcular Risale-i Nur’a inanmaktan ziyade kendilerini ona inandırma eğilimindedir o yüzden sürekli manasız bir şekilde okudukları bu kitabı överler, ona mucizevi nitelikler atfederler ve en sonunda kendilerini bu şeyede gerçekten inandırırlar. Bu kendini inandırma sonrası ise artık onlara inancın yalın hali İNANDIRICI gelmeyecektir ve karşı koyacaklardır. Ali Ulvi Kurucu tamda bu noktada güzel bir örnek zira Risale-i Nur’u kendine öyle bir İNANDIRMIŞ Kİ bu zayıf psikolojik haleti güçlendirmek için olmadık övgüler söylemiş ve Risale-i Nur’da ilahi bahçenin, kokusu, havası olduğunu söylemiştir. Muhtemeldir ki bunlarla mecaz ifade etmiştir ancak sıradan bir insanın yazdığı kitabı överken dahi yapılacak mecazın bir ölçüsü olsa gerektir. Ancak Ali Ulvi Kurucu gibi Nurcular İNANMAK’TAN ziyade bir şeye kendilerini İNANDIRMAK eylemiyle yola çıktıklarından tabiatıyla övgüde de aşırıya gideceklerdir. Zira insan bir şeye kendini inandırdı mı artık kendini inandırdığı şey için her şeyi mübah görmeye başlayacaktır artık bu tür birine HAKKI SÖYLEMEK FAYDA VERMEYECEKTİR…
Toplam 67606 kez ziyaret edilmiştir.

Risale-i Nur-a Cevap