Emirdağ Lâhikası-1

 

EMİRDAĞ LÂHİKASI
288 sayfa olan bu kitapta yine doğru dürüst hiçbir ayet tefsir edilmediği gibi tam tersine seçilen ayetler Said NURSİ, Nurcular ve Risale-i Nur’ları ifrat derecesinde övgü üzerine kuruludur. Aşağıda bu kitapta yer alan İslam dışı unsurlara bakalım;
 
RİSALE-İ NUR ŞİDDETLİ TOKATLAR ATIYOR EN ÖNEMLİSİ İLAHİ KORUMA ALTINDA
  
 Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer-otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi (dünya hayatını) o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî (ahiret) hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zayiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi' olmayan ve sırr-ı ihlası (samimiyetin sırrı) taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi. Hattâ ben hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankara'ya gönderilen Risale-i Nur'un şiddetli tokatları için beni i'dama mahkûm eden zâtlar, Risale-i Nur ile imanlarını kurtarıp i'dam-ı ebedîden (sonsuz idamdan) necat (kurtulsalar) bulsalar; siz şahid olunuz, ben onları da ruh u canımla helâl ederim!
 
         Beraetimizden sonra Denizli'de beni tarassudla (gözetim altında tutmakla) taciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim: Risale-i Nur'un kabil-i inkâr (inkârı mümkün) olmayan bir kerametidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektublarımda ve binler şakirdlerde (takipçilerde) hiçbir cereyan (akım), hiçbir cem'iyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka, dokuz ay tedkikatta (incelemelerde) bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hârika vaziyeti versin. Birtek adamın, birkaç senedeki mahrem esrarı meydana çıksa, elbette onu mes'ul ve mahcub edecek yirmi madde bulunacak. Madem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: "Pek hârika ve mağlub olmaz bir dehâ bu işi çeviriyor" veya diyeceksiniz: "Gayet inayetkârane (yardım görecek şekilde) bir hıfz-ı İlahîdir (ilahi korumadır)." Elbette böyle bir dehâ ile mübareze (çatışma) etmek hatadır, millete ve vatana büyük bir zarardır. Ve böyle bir hıfz-ı İlahî (ilahi korumaya) ve inayet-i Rabbaniyeye (rabbani yardıma) karşı gelmek, firavunane bir temerrüddür (isyandır).
Emirdağ Lahikası-1 ( 11 )
 
CEVAP: Said NURSİ kendisinin Allah tarafından korunduğunu iddia ederken kendi kendisiyle çelişmektedir zira eğer böyle özel bir koruma olsaydı ne hapse düşmesi nede işkence görmesi gerekirdi. Kaldı ki kendisine karşı gelinmesini de firavunvari bir iş saymakta hatta bunu kendisine isyan olarak görmektedir. Oysa Allah kendi peygamberi için bakın ne diyor:
 
   Tâ, Sîn, mîm Bu apaçık kitabın âyetleridir. İnanmıyorlar diye neredeyse kendini paralayacaksın. Biz dileseydik gökyüzünden onların üzerine bir âyet (mu’cize) indirirdik onlarında o mu’cizeye karşı boyunları eğik hale gelirdi. Şuârâ Sûresi 1,2,3,4
 
   Rabbin dileseydi yeryüzünde ne kadar kişi varsa hepsi iman ederdi o halde sen mi insanları müminler olmaları için zorlayacaksın? Yunus Sûresi 99
   “Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma” En’am Sûresi 35   
 
    İnsanların tövbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileyeni bağışlar dileyene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur. Âl-i İmran Suresi 129
 
   Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
 “Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:
 
    İnsanların tövbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileyeni bağışlar dileyene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.
 
 
 
 
SAİD NURSİ İNSANLAR İÇİN CEHENNEME GİTMEYİ GÖZE ALDIĞINI SÖYLEDİĞİ HALDE BAKIN NASIL SABRI TÜKENMİŞ HATTA BEDDUASINA GÜVENEREK TEHDİTLER SAVURUYOR!
 
       Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve faidesiz tarassudlar (gözaltılar) artık yeter! Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık za'fiyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduayı yapmak ihtimali var. "Mazlumun âhı tâ Arş'a kadar gider" diye bir kuvvetli hakikattır.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 12 )
 
 Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
         Bu parçayı sizler dahi Risale-i Nur'un makbuliyetine (kabul edildiğine)imza basan risaleler ve mektublar mecmuasının başında yazarsınız. Eğer mecmualar olmasa da Birinci Şua'ın başında yazarsınız. Beni merak etmeyiniz. Sevabın ziyade olması, bana sıkıntıları bir cihette sevdirir ve Nurların intişarına (yayılmasına) başka sahalarda meydan açar. Umumunuza birer birer selâm...
 
         "Risale-i Nur'un makbuliyetine imza basan ve gaybî işaretler ile ondan haber veren sekiz parçadan birinci parçadır. Aynı mes'eleye, aynı davaya ittifakları sarahat (açıklık) derecesindedir. Vahdet-i mes'ele (sorun birliği) cihetiyle o emareler birbirine kuvvet verir, teyid (destekler) eder. O sekizden üç tanesi, İmam-ı Ali'nin üç keramet-i gaybiyesiyle (gaybi kerametiyle) Risale-i Nur'dan haber vermesine dairdir. Bu sekiz parçayı Ankara ehl-i vukufu (uzmanlar)  tedkik etmiş, itiraz etmemişler. Yalnız demişler: "Bu yazılmamalı idi. Keramet sahibi, kerametini yazamaz." Ben de onlara cevab verdim ki:
 
         Bu, benim değil, Risale-i Nur'un kerametidir. Risale-i Nur ise, Kur'anın malıdır ve tefsiridir dedim. Onlar sustular, demek kabul ettiler. Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasibdi, fakat bu kadar hadsiz muarızlar (karşı çıkanlar) ve çok kuvvetli ve kesretli (bol) düşmanlar karşısında az ve fakir ve zaîf olan bizlere kuvve-i maneviye (manevi güç) ve gaybî imdad (gaybe ait yardım) ve teşci' (yüreklendirme) ve sebat ve metanet vermek için mecburiyet-i kat'iyye (kesin zorunluluk) oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) verip sukutuma (sessizliğime) sebeb olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl-i imanı dalalet-i mutlakadan (kesin sapkınlıktan) kurtarmağa -lüzum olsa- dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da feda etmek bir saadet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerimin Cennet'e girmeleri için Cehennem'i kabul ederim."
Emirdağ Lahikası-1 ( 13 )
 
Cevap: Dikkat edilirse Said NURSİ’in nasıl çelişik bir ruh haleti içinde olduğu açık açık görülür. Bir yandan çektiği sıkıntılardan dolayı serzenişte bulunurken diğer yandan bu dünyevi sıkıntıya katlanamadığı halde Cehenneme gitmeyi bile göze aldığını söylüyor. Said NURSİ dünyevi sıkıntıyla Cehennem azabını bir tutarak farkında olarak ya da olmayarak Cehennem azabını hafife alıyor. İlginçtir çektiği sıkıntıları KUTSALLAŞTIRIYOR ve bunun Allah tarafından kendisinin ve eserinin kabul edildiğinin delili sayarken öte yandan bu sıkıntılara isyan edebiliyor. Önce Allah için çekilen sıkıntılarla ilgili Allah’ın şu ayetlerine bakalım:
 
   Elif, Lâm, mîm İnsanlar inandık demekle hiç denenmeden bırakılacaklarını mı sandılar, biz onlardan öncekileri de denedik böylelikle Allah yalancılarla doğrucuları ortaya çıkardı. Ankebût Sûresi 1, 2,3
 
   Sizden öncekilerin başına gelenlerin benzeri sizin başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi zannettiniz. Onlara öyle sıkıntı ve darlık dokundu ki elçi ve beraberindekiler şöyle diyesi oldular “Allah’ın yardımı ne zaman” dikkat edin Allah’ın yardımı yakındır. Bakara Sûresi 216
 
 Bir kişinin çektiği sıkıntıdan dolayı – Velev ki din uğruna dahi olsa- sıkılması ve sabırsızlık göstermesi gayet doğaldır ve Said NURSİ bu şekil söylemiş olsaydı bu anlaşılabilirdi ancak hemen arkasından Cehennemde bile yanmayı göze alabileceğini söylediği için ister istemez samimiyeti sorgulanır hale gelir. Peki, Cehennemle ilgili Allah ne demiş bir bakalım:
 
 O insanlardan bazılarda şöyle der Rabbimiz bize hem dünyada hem âhirette güzel olanı ver ve bizi ATEŞİN AZABINDAN koru! Bakara Sûresi 201
 
 Cehennem ve Cennet arasında bir perde bulunur ve A’raf’ta bir takım kişiler vardır ki herkesi simasından tanır henüz girmedikleri ama girmeyi bekledikleri cennetin sakinlerine “selam sizin üzerinize olsun” diye seslenirler. Bakışları ateşe doğru çevrildiği vakit “Rabbimiz bizi zalim toplulukla beraber kılma” derler. A’raf Sûresi 46, 47 
 
 Mü’min bir kişi cehenneme gitmeyecek zira cehenneme zalimler girecektir. Bir mü’min bir başkası için bile cehenneme gitmek istemez. Zira Cehennem hafife alınabilecek bir yer değildir. Said NURSİ insanların selameti için Cehenneme bile gidebileceğini iddia ederken Allah’tan daha merhametli olduğunu iddia ettiğinin farkında değildir oysa bakın bu tür samimiyet yoksunu insanlar için Allah ne diyor:
 
    Bir takım insanlar vardır ki şöyle der : “Allah’a iman ettim” ancak Allah için bir sıkıntıya maruz kalsa insanların ona verdiği sıkıntıyı Allah’ın azabıyla bir tutar. Ancak rabbinden bir zafer gelse derler ki biz sizle beraberdik. Allah insanların göğüslerindekini en iyi bilen değil midir? Allah iman edenlerle münafıkları mutlaka ortaya çıkartacaktır. Görmezlikten gelenler iman edenlere der ki bizim yolumuza uyun sizin günahlarınızı yükleniriz hiç kimsenin günahını yüklenecek değillerdir gerçekten onlar yalancının tekidirler. Ankebût Sûresi 10,11,12
 
 
 Ey iman edenler kendinizi ve ehlinizi öyle bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır, o ateşin üzerinde öfke dolu şiddetli melekler vardır ki onlar Allah’ın emrettiği şey hususunda ona isyan etmezler ve emredileni de hemen yerine getirirler. Tahrim Sûresi 6
 
 Not: Tahrim suresindeki âyette Cehennem bekçisi olan meleklerin Allah’ın emrine isyan etmemelerinin vurgulanmasının nedeni oraya girecek olan insanların meleklerin aracılığına dahi sığınmamaları gerektiğini anlamaları içindir. Bununla ilgili bir başka âyette şu :
 
 Göklerde nice melekler var ki hiçbirinin şefaati fayda vermeyecek aksi olsa bile Allah’in izin vermesinden sonra onun razı olacağı kişiler için olabilir. Necm Sûresi 26
 
 Melekler şüphesiz insanoğlundan Allah’a daha yakındır ve Allah meleklerin bile aracılık yapamayacağını söylerken kendisini Allah ile kullar arasında aracı gören beşer cinsi bir takım insanlara ne oluyor ki kendisini daha hayattayken kurtulmuş ilan etmekle kalmayıp takipçilerini de kurtaracağını iddia edebiliyor?
 
SAİD NURSİ KENDİNİ O DERECE ÜSTÜN GÖRÜYOR Kİ ONA YAPILANLARA KARŞI YAKINDA ALLAH’IN SABRININ TÜKENECEĞİNİ İDDİA EDİYOR :
    Zâten ben, tam bir haps-i münferide (tek başına tutuklu) yirmi seneden beri azab çekiyorum. Bu halden fazla bana tecrid ve tarassudlarıyla (gözaltılarıyla) sıkıntı vermek ise, "gayretullah"a (Allah’ın öfkesinin kabarması) dokunup, bir belaya vesile olmasından korkulur. Mahkemede dediğim gibi; nasılki dört defa dehşetli zelzeleler (Depremler), bize zulmen taarruzun aynı zamanında gelmesi gibi pek çok vukuat (olaylar) var. Hattâ tahmin ederim ki; benim hukukumu muhafaza ve beni himaye etmek için çok güvendiğim Afyon Adliyesi, Denizli Mahkemesi'ndeki Risale-i Nur hakkında müracaatıma bilakis ehemmiyet vermedi, beni me'yus (umutsuz) etti, adliyenin yangınına bir vesile oldu ihtimali var.
Emirdağ Lahikası-1 ( 17 )
 
 Cevap: Bu saçma iddialara karşı Allah’ın şu ayetleri yeter:
 
   Tâ, Sîn, mîm Bu apaçık kitabın âyetleridir. İnanmıyorlar diye neredeyse kendini paralayacaksın. Biz dileseydik gökyüzünden onların üzerine bir âyet (mu’cize) indirirdik onlarında o mu’cizeye karşı boyunları eğik hale gelirdi. Şuârâ Sûresi 1,2,3,4
 
   Rabbin dileseydi yeryüzünde ne kadar kişi varsa hepsi iman ederdi o halde sen mi insanları müminler olmaları için zorlayacaksın? Yunus Sûresi 99
   “Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma” En’am Sûresi 35   
 
    İnsanların tövbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileyeni bağışlar dileyene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur. Âl-i İmran Suresi 129
 
   Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
 “Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:
 
    İnsanların tövbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileyeni bağışlar dileyene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.
 
 
 SAİD NURSİ KAR ÜZERİNE DÖKÜLEN BOYALARDAN BAKIN KENDİSİNE NASIL PAY ÇIKARIYOR:
      
       {(Haşiye): Garib ve acib bir hâdise: Bu ayda bir gün avluya indim, baktım. Gelen kar üstünde, Risale-i Nur'un eczalarında (parçalarında) tevafukatına (denk gelmelerine) işaret eden boyalar, kırmızı-sarı mürekkebler misillü (gibi), o karın üstünde serpilmiş katreler ve noktalar var. Çok hayret ettim. Sair yerlere baktım, avlumdan başka yerlerde yoktu. Endişe ettim, kalben dedim: Risale-i Nur umum memleketle, belki Kur'an hesabına küre-i arzla (yeryüzü) o derece alâkadardır ki, onun başına gelen beladan, musibetten bulutlar dahi kan ağlıyorlar. Bir-iki adam çağırdım, onlar da hayret ettiler. Benim endişe ve telaşımı gören hane sahibinin biraderzadesi Mehmed Efendi zannetti ki, ben karın çokluğundan yolu kapamasından telaş ediyorum. Ben yukarı çıktıktan sonra, yolu açmak için o karı iki tarafa atıp o işaretli manidar kırmızı-sarı hâdise-i cevviyeyi (hava olayını) kapatmıştı. Ona dedim: Kapatmasaydın daha iyi idi. Aynı günde, Risale-i Nur aleyhinde üç hâdise (olay) zuhur (ortaya çıktı) eyledi: Birincisi: Afyon Adliyesiyle buradaki zabıta çavuşluğudur. Kitablarımın iadesine dair müracaatıma mukabil, "Daha temyizden tasdik gelmediğinden karışmayız" diye o cihetten benim ümidimi kırdı. İkincisi: Aynı günde, benim ahvalimi (durumları) tecessüs (casusluk) etmek için mahsus bir polisi, Afyon gönderdiğini öğrendik. Üçüncüsü: Aynı günde İstanbul'da bir münafık, İhtiyar Risalesi'ni bahane ederek aleyhimizde propaganda etmiş, adliyeye aksettirmiş. Bu gibi hâdiselerden müştaklar (mutlu olanlar) çekinmeye başladılar. Ben de لِكُلِّ مُصِيبَةٍ قَالُوا اِنَّا لِلّٰهِ وَ اِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ dedim, "Hasbünallahü ve ni'melvekil" siperine girdim.}
Emirdağ Lahikası-1 ( 20 )
 
 Cevap: Bu saçma iddiaya karşı da Allah’ın şu ayetiyle cevap veririz :
 
      Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi? Ra’d Sûresi 31
 
     Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:
 
 “Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler” Haşr Sûresi 21
 
 Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
 “Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
 “Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz”  
 
 
SAİD NURSİ RİSALE-İ NUR’A İLİŞENİN GAZABA UĞRAYACAĞINI İDDİA EDİYOR ;
 
      Doktor Duzi'nin vesair zındıkların eserlerine ilişmemek, Risale-i Nur'a ilişmek, gazab-ı İlahînin (ilahi öfke) celbine (üzerine çekme) bir vesile olabilir diye korkuyoruz. Cenab-ı Hak size insaf ve merhamet ve bize de sabır ve tahammül ihsan eylesin. Âmîn!
 
Gayr-ı resmî, fakat tecrid-i mutlakta (kesin tecrit)
Said Nursî
Emirdağ Lahikası-1 ( 23 )
 
 
Beşinci Nokta: Risale-i Nur, bu Anadolu memleketine belaların def'ine (savmak) ehemmiyetli bir vesiledir. Sadaka nasıl belayı def'ediyor (savıyor), onun intişarı (yayılması) ve okunması küllî bir sadaka nev'inde semavî ve arzî belaların def'ine çok emareler ve çok hâdiselerle tebeyyün (açığa çıkma) etmiş. Hattâ Kur'anın işaretiyle tahakkuk etmiş. Ve yazmasını ve intişarını men'etmek zamanlarında dört defa zelzelelerin (depremlerin) başlaması ve intişarıyla (yayılmasıyla) durmaları ve Anadolu'da ekser okunması, İkinci Harb-i Umumî'nin (dünya savaşı) Anadolu'ya girmemesine bir vesile olduğu Sure-i وَ الْعَصْرِ işaret ettiği, bu iki ay kuraklık zamanında mahkemenin Risale-i Nur'un beraetine ve vatana menfaatli olduğuna dair kararını Mahkeme-i Temyiz tasdik ederek tam bir serbestiyetle Risale-i Nur'un intişar (yayılması) ve okunmasını beklerken, bütün bütün aksine olarak men'edilmesi ve mahkemedeki risalelerin sahiblerine iade edilmemesi ve bizi de o cihetle konuşmaktan men'etmeleri cihetiyle, belaların def'ine vesile olan bu küllî sadaka-i maneviye (manevi sadaka)  karşı çıkamadı, günahımız neticesi kuraklık başladı.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 33 - 34 )
 
…….memurun, aynı vakitte Nurlara tam şakird (takipçi) ve naşir (yayımcı) olmaları bu yağmura vesile oldu." Çünki, şimdiye kadar çok tecrübelerle Risale-i Nur'un serbest intişarıyla (yayılmasıyla) belaların ref'i (kaldırılması) ve ona ilişmek ve susturulmakla belaların gelmesi sabit olmuş. Hattâ mahkemede isbat edilmiş. Anlaşılıyor ki; bu bahar fırtınasında iki haricî, iki dâhilî dört cereyan, herbiri bir maksada göre ve Nurcuların şevkine ve sa'ylerine (çalışmalarına) ilişmek ve yüzlerini dünyaya ve siyasete çevirmek istemelerinden kuraklık başladı, inşâallah yakında ref' (kaldırılır) olur.
Emirdağ Lahikası-1 ( 230 )
 
 Cevap: Bu saçma iddialara karşı Allah’ın şu ayetleri yeter:
 
   Tâ, Sîn, mîm Bu apaçık kitabın âyetleridir. İnanmıyorlar diye neredeyse kendini paralayacaksın. Biz dileseydik gökyüzünden onların üzerine bir âyet (mu’cize) indirirdik onlarında o mu’cizeye karşı boyunları eğik hale gelirdi. Şuârâ Sûresi 1,2,3,4
 
   Rabbin dileseydi yeryüzünde ne kadar kişi varsa hepsi iman ederdi o halde sen mi insanları müminler olmaları için zorlayacaksın? Yunus Sûresi 99
 
   “Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma” En’am Sûresi 35   
 
    İnsanların tövbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileyeni bağışlar dileyene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur. Âl-i İmran Suresi 129
 
   Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
 “Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:
 
    İnsanların tövbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileyeni bağışlar dileyene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.
 
 
 
 SAİD NURSİ RİSALE-İ NUR SAYESİNDE İKLİMİN DAHİ DEĞİŞTİĞİNİ İDDİA EDİYOR :
    Medar-ı ibrettir (ibret vesilesidir) ki, burada Risale-i Nur serbest okunup yazılırken -hilaf-ı âdet (adet dışı)- başta bu kış, yaz gibi gittiğini çok adamlardan işittim. Ne vakit bana ve Risale-i Nur'a hücum edildi, yazdırılmadı, ta'til oldu; gayet şiddetli bir kış başladığı gibi, Afyon'a şekva (şikayet) suretinde yazılan hasbihal (sohbet) ve zelzeleleri Risale-i Nur'un ta'tiliyle (yasaklanması) münasebetdar (ilgili) gösterdiği cihetini inanmayanlara güya inandırmak için aynı taarruz zamanında başlayıp şimdiye kadar arasıra hafifçe sarsar, ikaz ediyor diye işittim.
 
                Hem ne vakit Risale-i Nur'a ilişilmişse, bir nevi umumî (genel) korku başlamış görüyoruz. Demek bu vatanın belalardan muhafazası için Risale-i Nur bir kat'î vesiledir. Madem böyledir, millet ve vatanı sevenler Risale-i Nur'u serbest bıraksınlar ve okusunlar ve okutsunlar.
Emirdağ Lahikası-1 ( 25 )
 
    Biz Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) dünyaya çok ehemmiyet vermediğimizden, dünyaya yalnız Risale-i Nur için baktığımızdan, bu yağmursuzlukta dahi o noktadan bakıyoruz. İşte Denizli'de mahkemeye verilen cüz'î bir kısım Risale-i Nur, sahiblerine iadesinin aynı zamanında, burada dahi bir kısım zâtlar yazmağa başlamaları aynı vaktinde, bu yağmursuzlukta bir derece rahmet yağdı; fakat Risale-i Nur'un serbestiyeti cüz'î olmasından, rahmet dahi cüz'î kaldı. İnşâallah yakında benim de risalelerim iade edilecek, tam serbest ve intişarı (yayılması) küllîleşecek (genelleşecek) ve rahmet dahi tam olacak.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 34 )
 
 Cevap: Bu saçma iddiaya karşı da Allah’ın şu ayetiyle cevap veririz :
 
      Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi? Ra’d Sûresi 31
 
     Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:
 
 “Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler” Haşr Sûresi 21
 
 Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
 “Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
 “Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz”  
 
 
SAİD NURSİ İHTAR ALAMADIĞI İÇİN BAZI ŞEYLERİ YAZMADIĞINI SÖYLÜYOR İHTARI NEREDEN ALIP ALMADIĞINI DA SÖYLEMİYOR :
      İki kahraman mübarek, yazdıkları güzel iki Meyvelerinin tarzında ve kıt'asında Onbirinci Mes'elesini dahi yazıp, dört-beş nüsha Hizb-i Nuriye varsa ve beş-altı Hizb-i Kur'aniye ile beraber gönderilse münasibdir. Ve Hüsrev'in fıkrası, Onbirinci Mes'elenin âhirinde kaydedilsin. Size bu defa Âyet-ül Kürsî'nin arkadaşı ve tetimmesi (eki) iki-üç âyetin bir nükte-i i'caziyelerine (icazlı nüktesi) dair bir parça gönderdim; daha tamamlamağa bir ihtar almadım, noksan kaldı; pek acelelikle yazıldı. Ehemmiyetli sırlar göründü, fakat dünyaya bakmamak için tamam ve açık yazdırılmadı. Eğer hoşunuza gitse, Onbirinci Mes'elenin Haşiyesinin bir lâhikası olarak kaydedersiniz ve İ'caz-ı Kur'an Risalesi'nin zeyillerinde (eklerinde) hem El-Felak nüktesini, hem bunu yazarsınız.
Emirdağ Lahikası-1 ( 26 )
 
 Cevap : Said NURSİ tefsir dediği kitabının ilhamat, sünuhat ve ihtarat yoluyla yazdığını söylüyor ancak bunun vahiy manasına gelmeyeceğini söylüyor. Kaldıki Nurcularda bu kitabın ilham yoluyla yazıldığını ısrarla söylüyorlar. Tefsir tarihinde ilham yoluyla tefsir yazılması denen bir litaretür olmadığına göre o halde bu açık açık Allah’tan vahiy alma iddiasıdır. Nurcular Allah’ın her şeye ilham ettiğini ve Said NURSİ’ye ilhamın gelmesinin neden garip karşılandığı şekilde itiraz öne sürerler. Allah tüm eşyaya ilham etmesiyle Said NURSİ’nin kendisine gelen ilhamı arasında hiçbir benzerlik yoktur. Said NURSİ’nin ilham yoluyla tefsir yazma ile Allah’ın arıya vahyetmesi arasında bir illet benzerliği olmadığı için bu şekil bir savunma geçersizdir. Böylelikle Nurcular aslında üstadlarını hayvanatla karşılaştırarak ululamak adına küçük düşürüyorlar. Said NURSİ açık açık kendisine vahiy geldiğini söyleyemiyor onun yerine kendince uydurduğu kavramlarla –ilhamat, ihtarat ve sünuhat- durumu açıklamaya çalışıyor. Oysa söyledikleri aslında nübüvvet ilanından başka bir şey değil. Zira bu bir şaire ya da bir yazara gelen ve adına ilham denilen şey olmuş olsaydı kabul edilebilirdi. Ancak Said NURSİ bundan ötesini iddia ediyor ve eserinin Kur’an’da haber verildiğini, Hz. Ali’nin bir mersiyesinde yüzyıllar ötesinden bahsettiğini, daha ileri gidip yazdığı kitabın sayesinde yağmurların yağıp belaların def edildiği iddialarından yola çıkıldığında yazdığı kitabın vahiy eseri olduğu sonucu çıkar. Allah böylelerine şöyle cevap veriyor :
 
·            Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
  
 
 SAİD NURSİ İMANLARININ KURTULMASI İÇİN DUA EDERKEN RİSALE-İ NURLA İMANIN KURTARILMASINI İSTİYOR :
 
Zâten ecnebi (yabancı) parmağıyla, güya hakkımda teveccüh-ü ammeyi (genel yönelimi) kırmak fikriyle damarlarıma dokunacak kanunsuz muamelelerin mezkûr (sökonusu) maksad için yapıldığına, çok emarelerle (işaretlerle) kat'î kanaatımız geldi. Fakat Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki; benim gibi kabir kapısında, alâkasız, dünyadan usanmış, hürmetten, teveccüh-ü âmmeden (genel ilgiden) kaçmış ve şân ü şeref ve hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) gibi riyakârlıklara hiçbir meyli kalmamış bir vaziyette iken, bunların bana karşı kanunsuz ihanetlerinin hiçbir ehemmiyeti kalmadı; Cenab-ı Hakk'a havale ediyorum. Bana lüzumsuz evham (korkular) yüzünden eziyet edenlerin yakında ölümle i'dam-ı ebediyeye giriftar (tutulmuş) olacaklarını düşünüp, hakikaten acıyorum. Ya Rabbî, onların imanını Risale-i Nur'la kurtar! İ'dam-ı ebedîden (sonsuz idam), sırr-ı Kur'anla terhis tezkeresine çevir! Ben de onlara hakkımı helâl ediyorum!
Emirdağ Lahikası-1 ( 31 )
 
 Cevap: Allah ve resulünün önüne geçmek diye buna denir, bakın Allah bu tür haddi aşanlar için ne diyor :
 
   “Ey iman edenler Allah ve resulünün önüne geçmeyin ve Allah’tan sakının Allah işitendir bilendir. Ey İman edenler sesinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın onunla yüksek sesle konuşmayın birbirinizle bağırarak konuştuğunuz gibi amelleriniz boşa giderde farkında bile olamazsınız..Hucurat Suresi 1 ve 2
 
 Allah kendi peygamberine beddua etmek dahi iznini vermezken ya da Cehennemden kurtarma yetkisi vermezken Said Nursi bunu kendi kitabıyla olmasını Allah’tan istiyor. Kendi kitabını Allah ve Resulünün önüne geçirerek ne büyük bir günah işlediğinin farkındamıydı acaba?
 
 
 
 SAİD NURSİ YAĞMURUN KİM TARAFINDAN YAĞDIRILDIĞINI HATIRLIYOR :
Elcevab: Yağmursuzluk, bu çeşit dua ve namazın vaktidir, illeti ve hikmeti değil. Nasılki güneş ve ayın tutulması zamanında küsuf (güneş tutulması) ve husuf  (ay tutulması) namazı kılınır ve güneşin gurubuyla (batmasıyla) akşam namazı kılınır; öyle de yağmursuzluk, kuraklık, yağmur namazının ve duasının vaktidir. İbadet ve duanın sebebi ve neticesi, emir ve rıza-i İlahîdir; faidesi, uhrevîdir (ahretle ilgilidir). Eğer namazdan, ibadetten dünyevî maksadlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz battal (iptal edici) olur. Meselâ: Akşam namazı güneşin batmaması için ve husuf (ay tutulması)  namazı ayın açılması için kılınmaz. Öyle de: Bu nevi ibadet, yağmuru getirmek için kılınsa, yanlış olur. Yağmuru vermek, Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir. Biz vazifemizi yaptık, onun vazifesine karışmayız. Gerçi yağmur namazının zahir neticesi yağmurun gelmesidir, fakat asıl hakikî, en menfaatli neticesi ve en güzel ve tatlı meyvesi şudur ki: Herkes o vaziyetle anlar ki, onun tayinini veren, babası, hanesi, dükkânı değil; belki onun tayinini ve yemeğini veren, koca bulutları sünger gibi ve zemin yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir zât, onu besliyor, rızkını veriyor. Hattâ en küçücük bir çocuk da -daima aç olduğu vakit vâlidesine yalvarmağa alışmışken- o yağmur duasında küçücük fikrinde büyük ve geniş bu manayı anlar ki: Bu dünyayı bir hane gibi idare eden bir zât; hem beni, hem bu çocukları, hem vâlidelerimizi besliyor, rızıklarını veriyor. O vermese, başkalarının faidesi olmaz. Öyle ise ona yalvarmalıyız der, tam imanlı bir çocuk olur. Bu münasebetle kısacık altı nokta beyan edilecek.
Emirdağ Lahikası-1 ( 32 )
 
  Cevap: Said NURSİ yazdığı kitabının birçok yerinde söylediklerinin aksine Kur’an’a uygun olan nadir açıklamalarından birini yapıyor. Oysa çok yerde Risale-i Nur’un doğa olaylarına etki ettiğini açık açık söylemekten çekinmemmiş yukarıdaki satırlarlada kendi kendine çelişkiye düşmüştür.
 
 SAİD NURSİ BAKIN BİR AYETİ KENDİSİNİ YÜCELTMEK İÇİN NASILDA KULLANIYOR :
 
 
  ilh... âyeti, her nasılsa sehven (yanılarak) Sure-i Âl-i İmran'dan alınan âyetlerde yazılmamışlar. O iki âyeti de yazıp içine koyunuz. Bugünlerde onikinci sahifeyi okurken birden اِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِى الدَّرْكِ اْلاَسْفَلِ مِنَ النَّارِâyeti gözüme ilişti. Mâkabline baktım, وَمَنْ اَحْسَنُ دِينًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ ilh... gördüm. Arka sahifesine baktım, gördüm ki; Risale-i Nur'a işaret eden dört âyet var ve onlar Birinci Şua'da izah edilmiş. Kalbime geldi: Herhalde bu dehşetli âyet, bu dehşetli ve zulümatlı (karanlıklarla dolu) ve nifakı kuvvetli asrımıza da hususî bakar. Dikkat ettim, kanaatım geldi. Bir emaresi şudur ki: اِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِى الدَّرْكِ اْلاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ cifir ve ebced hesabıyla, tam tamına nifakın dört mertebesinin tarihlerine tevafuk ile parmak basıyor. Şöyle ki:
 
                Şeddeler sayılır, eğer okunmayan hemzeler ve فِى deki okunmayan ى sayılmazsa, tam tamına 1362 ederek bu seneye parmak basar. Eğer مِنَ النَّارِ deki şedde bir nun bir lâm-ı aslî hesab olsa 1342 ederek Birinci Harb-i Umumî'nin dehşetli nifakları netice veren tarihine tam tamına tevafukla haber verir. Eğer şedde iki nun sayılsa, okunmayan hemzeler ve ىde sayılsa 1376 ederek, bu zulümatlı (karanlıklarla dolu) nifakın sukut mertebesine ve çok âyetlerde "Nur" ile karşılaştırılan الظُّلُمَاتِ kelimesinin makam-ı cifrîsi olan 1372'ye dört farkla tevafuk (denk gelir) ederek haber verir. Eğer okunmayanlar sayılsa ve النَّارِdaki şedde lâm-ı aslî olsa, tam tamına (1356) ederek küfür ve nifakın dehşetli fırtınalarının tarihine tevafukla parmak basar gördüm.
 
                Evet, iki "ra" (400); üç "fa" , iki "lâm" (300); bir "kaf" , iki şeddeli "nun" lar (300); bir "mim" bir "sin" (100); diğer "mim", bir "ye", bir "nun" o da (100), iki "nun" o da (100); yekûnü (1300). Bir "lâm", bir "kef" (50), şeddeli "dal" (8) ve iki medde, iki hemze (4); mecmuu (1362) eder. Öteki üç adedi de kıyas edilsin.
 
                Hem onikinci ve onüçüncü sahifelere dikkatle baktım, gördüm ki: Risale-i Nur'a ve şakirdlerine ve muarızlarına o derece mutabık geliyor ki; değil yalnız bir mana-yı işarî (işaretli anlam) ile bir remizdir (imadır); belki bu asra bakan mana-yı sarihiyle (net anlamıyla) hususî bakar, küllî (bütüncül) manasına mümtaz (seçkin) bir ferd olarak dâhil eder diye kat'î anladım, hadsiz şükrettim. Bu hizmet-i nuriyede (nurlu hizmet) şimdiye kadar başımıza gelen belalar yüz derece ziyade olsa yine ucuzdur; biz kazanıyoruz. O belalar, ehemmiyetsiz fâni şişelerimizi ve cam parçalarımızı kırmalarıyla, bâki ve uhrevî elmasları bize kazandırıyorlar diye sabır içinde şükretmeliyiz ve sevinmeliyiz bildim.
 
                Hem beni bu sekizinci defadaki zehirlendirmeleri dahi yine akîm (sonuçsuz) kaldığını size beşaret (müjde) veriyorum. فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ Gavs-ı A'zam'ın (Abdulkadir Geylaninin) teminatı, yine tahakkuk (gerçekleşti) eyledi.
 
                Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua eder ve dualarını bu mübarek şuhur-u selâsede (üç aylarda) isterim.
 
Ve daire-i nuriyede (ışıklı dairede) kesretli (bol) bulunan masumların ve elleri boş dönmeyen mübarek ihtiyarların masumane dualarını bütün ruhumla arzu eden kardeşiniz
 
Said Nursî
Emirdağ Lahikası-1 ( 35 - 36 )
 
 Cevap: Said Nursi yine Ebced denilen batıl yöntemi kullanarak –hurufilerin yaptığı gibi- ayetler üzerinde canlı ameliyatlarla kendine pay çıkarmaya çalışıyor. Kur’an işte bu hareketi KİTAPLA DİLİ EĞİP BÜKMEK olarak tanımlıyor. Zira DİLLERLE Allah’ın kitabı eğilip bükülemeyince Kitaptan sanılsın diye Allah’ın ayetleriyle bu tür insanlar dillerini eğip bükeceklerdir.  
 
      Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
 
      Eğer dünyada gerçekleşen her bir hadisenin ebced hesabıyla uyumlu seyri söz konusuysa o halde yeryüzünde yaşayan herkesin Ebced hesabıyla bir bağıntısının olması gerek ve eğer bu böyleyse o halde Said NURSİ’nin özel bir durumu olmaması lazım. Oysa Said NURSİ kendisi için yaptığı hesab –ki bu hesabı yaparken istediği tarihi tutturmak için harflerin konumunu istediği şekilde değiştiriyor- tutsa bile bir başkası için tutmayacaktır. Esasen Said NURSİ bu hesaplama tekniğiyle –ki teknik meknik yok aslında- cahil takipçilerinin muhakeme yetersizliğinden istifade ederek bir nevi matematiksel ilüzyon yapmıştır. Ebced hesabıyla ilgili linkimizde bu konuyla ilgili detaylı bilgi mevcut olduğundan daha fazla lafı uzatmayacağız.
 
SAİD NURSİNİN KALBİNE YİNE İHTAR EDİLİYOR :
Üçüncü kısım: Fıtrî olmasa da, vaziyeti itibariyle Risale-i Nur'a ekmek ve ilâç gibi muhtaç olan hastalar ve ihtiyarlardır. Çünki Risale-i Nur hayat-ı bâkiyeyi (sürekli yaşamın) güneş gibi gösterdiğinden ve dünyevî hayatın fânilik cihetinde mahiyetini tam gösterdiğinden; dünyevî hayatlarına ya hastalık veya ihtiyarlıkla darbe gelen ve gaflet veya dalalet cihetiyle ölümü i'dam tevehhüm (korkan) eden hastalar ve ihtiyarlar Risale-i Nur'a o derece muhtaçtırlar ve öyle bir teselli, bir nur alırlar ki; onların hastalık ve ihtiyarlığını sıhhat ve gençliğe tercih ettiriyor.
 
                 İhtar Edilen İkinci Nokta: Madem Arabîce altmışdörde girdik, işaret-i gaybiye (gaybi işaret) gelmesiyle Risale-i Nur tekemmül (tamamlanmış) etmiş olur. Eğer Rumi tarihi olsa, daha iki senemiz var. Halbuki çok mühim yerde yazılmayan ve te'hir (ertelenen) edilen risaleler kalmış. Meselâ: Otuzuncu Mektub ve Otuzikinci Mektub ve Otuzikinci Lem'alar gibi ehemmiyetli mertebeler boş kalmış. Kalbime ihtar edilmiş ki: Eski Said'in en mühim eseri ve Risale-i Nur'un fatihası, Arabî ve matbu' olan İşarat-ül İ'caz Tefsiri, Otuzuncu Mektub olacak ve olmuş. Eski Said'in en son te'lifi ve yirmi gün ramazanda te'lif edilen, kendi kendine manzum gelen Lemaat Risalesi, Otuzikinci Lem'a olması ve Yeni Said'in en evvel hakikattan şuhud (gözle görülür) derecesinde kalbine zahir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubab, Zühre, Şu'le ve onların zeyillerinden (eklerinden) ibaret büyükçe bir mecmua Otuzüçüncü Lem'a olması ihtar edildi. Hem "Meyve" Onbirinci Şua' olduğu gibi, Denizli Müdafaanamesi de, Onikinci Şua' ve hapiste ve sonra Küçük Mektublar Mecmuası Onüçüncü Şua' olması ihtar edildi. Ben de aziz kardeşlerimin tensiblerine (uygun görmelerine) havale ediyorum. Demek birkaç mertebede kapı açıktır, bizlere daha iyi tetimmeler (eklemeler) yazdırılabilir.
Emirdağ Lahikası-1 ( 42 )
 
 Cevap: Bu iddialara karşılık Allah şöyle diyor :
 
·            Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
SAİD NURSİYE GÖRE RİSALE-İ NUR BİR RAHMET VE YILDIRIM MELEĞİ BİLE ONU ALKIŞLIYOR
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
         Kat'iyyen şekk ve şübhemiz kalmadı ki; bu hizmetimizin neticesi olan Risale-i Nur'un serbestiyetini değil yalnız biz ve bu Anadolu ve âlem-i İslâm alkışlıyor, takdir ediyor; belki kâinat memnun olup cevv-i sema (gökyüzü), feza-yı âlem (uzay) alkışlıyor ki; üç-dört ayda yağmura şiddet-i ihtiyaç varken gelmedi ve Denizli'de mahkemenin bilfiil teslimine karar vermesi, yine Leyle-i Mi'rac'da (mirac gecesinde) aynen Risale-i Nur'un bir rahmet olduğuna işareten Leyle-i Regaib'e (regaib gecesine) tevafuk (denk gelerek) ederek kesretli melek-i ra'dın (yıldırım meleğinin) alkışlamasıyla ve rahmetin Emirdağı'nda gelmesi, o teslim kararına tevafuk (denk gelmesi) etmesi ve bir hafta sonra demek Denizli'de vekillerin eliyle alınması hengâmlarında (anlarında) yine aynen Leyle-i Mi'rac'a ve Leyle-i Regaib'e tevafuk ederek aynen onlar gibi Cuma gecesinde kesretli (bol) rahmet ve yağmurun bu memlekette gelmesi o tevafuklarıyla (denk gelmeleriyle) kat'î kanaat verdi ki; Risale-i Nur'un müsaderesine (toplatılmasına) ve hapsine dört zelzelelerin (depremlerin) tevafuku (denk gelmesi) Küre-i Arz'ca (yeryüzünce) bir itiraz olduğu gibi, bu Emirdağı memleketinde dört ay zarfında yalnız üç cuma gecesinde -biri Leyle-i Regaib, biri Leyle-i Mi'rac, biri de Şaban-ı Muazzam'ın birinci cuma gecesinde- rahmetin kesretli gelmesi ve Risale-i Nur'un da serbestiyetinin üç devresine tam tamına tevafuk (denk gelmesi) etmesi; küre-i havaiyenin (hava küresinin) bir tebriki, bir müjdesidir ve Risale-i Nur'un da manevî bir rahmet ve yağmur olduğuna kuvvetli bir işarettir.
 
         Ve en latif (ince) bir emare (işaret) şudur ki; dün birdenbire bir serçe kuşu pencereye geldi, vurdu. Biz uçurmak için işaret ettik, gitmedi. Mecbur oldum, Ceylan'a dedim: "Pencereyi aç, o ne diyecek?" Girdi durdu, tâ bu sabaha kadar; sonra odayı ona bıraktık, yatak odama geldim. Bu sabah çıktım, kapıyı açtım; yarım dakikada döndüm. Baktım "Kuddüs Kuddüs" zikrini yapan bir kuş odamda gördüm. Gülerek dedim: "Bu misafir ne için geldi?" Tam bir saat bana baktı, uçmadı, ürkmedi. Ben de okuyordum; ekmek bıraktım, yemedi. Yine kapıyı açtım çıktım, yarım dakikada geldim; o misafir kayboldu. Sonra bana hizmet eden çocuk geldi, dedi ki: "Ben bu gece gördüm ki, Hâfız Ali'nin kardeşi yanımıza gelmiş." Ben de dedim: Hâfız Ali ve Hüsrev gibi bir kardeşimiz buraya gelecek. Aynı günde, iki saat sonra çocuk geldi dedi: "Hâfız Mustafa geldi." Hem Risale-i Nur'un serbestiyetinin müjdesini, hem mahkemedeki kitablarımı da kısmen getirdi; hem serçe kuşunun ve senin, hem kuddüs kuşunun tabirini isbat etti -ki, tesadüf olmadığını isbat etti.- Acaba emsalsiz (eşsiz) bir tarzda hem serçe kuşu acib bir surette, hem kuddüs kuşu garib bir surette gelip bakması, sonra kaybolması ve masum çocuğun rü'yası tam tamına çıkması,
Emirdağ Lahikası-1 ( 46 )
 
 Cevap : Oysa Allah şöyle diyor :
 
      Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi? Ra’d Sûresi 31
 
     Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:
 
 “Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler” Haşr Sûresi 21
 
 Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
 “Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
 “Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz”  
 
 
SAİD NURSİ RİSALE-İ NURUN KENDİSİNE AİT OLDUĞUNU SÖYLÜYOR HEMEN ARKASINDAN İSE RİSALE-İ NURUN SAHİBİNİN ALLAH OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR
 
 Biri de, İstanbul'da müsadere edilen ne kadar Risale-i Nur varsa bana aittir. İçinde yirmi risale bulunan mecmua bana çok ehemmiyeti var.
Emirdağ Lahikası-1 ( 47 )
 
Hem bunu kat'iyyen ilân ediyorum ki: Risale-i Nur, Kur'anın malıdır. Benim ne haddim var ki, sahib olayım; tâ ki kusurlarım ona sirayet (yayılsın) etsin. Belki o Nur'un kusurlu bir hâdimi ve o elmas mücevherat dükkânının bir dellâlıyım (rehberiyim). Benim karmakarışık vaziyetim ona sirayet edemez, ona dokunamaz. Zâten Risale-i Nur'un bize verdiği ders de, hakikat-ı ihlas ve terk-i enaniyet (bencilliği terk) ve daima kendini kusurlu bilmek ve hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) etmemektir. Kendimizi değil, Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini ehl-i imana gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene -fakat hakikat olmak şartıyla- minnetdar oluyoruz, Allah razı olsun deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa, nasıl memnun oluruz; kusurumuzu, -fakat garaz (kin) ve inad olmamak şartıyla ve bid'alara ve dalalete yardım etmemek kaydı ile- kabul edip minnetdar oluyoruz.
Emirdağ Lahikası-1 ( 49 )
 
Onlar bana ait değil ve o kerametlere sahib olmak benim haddim değil. Belki Kur'anın mu'cize-i maneviyesinin tereşşuhatı (sızıntılarıdır) ve lem'alarıdır (ışıltılarıdır) ki hakikî bir tefsiri olan Risale-i Nur'da kerametler şeklini alarak (şakirdlerinin (takipçilerinin) kuvve-i maneviyelerini (manevi güç) takviye etmek için) ikramat-ı İlahiye (ilahi ikramlarının) nev'indendir. İkram ise, izharı bir şükürdür, caizdir, hem makbuldür. Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binaen bu cevabı bir parça izah edeceğim. Ve "Ne için izhar ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidat (birikmeler) yapıyorum ve ne için birkaç aydır bu mevzuda çok ileri gidiyorum. Ekser mektublar o keramete bakıyor?" diye sual edildi.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 51 )
ve yardımcılardan men'etmek ile beraber aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i maneviyelerini (manevi güçlerini) kırmak ve benden ve Risale-i Nur'dan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaîf, garib, kimsesiz bir bîçareye, binler adamın göreceği vazifeyi (başına) yüklemek ve bu tecrid ve tazyiklerde maddî bir hastalık nev'inde insanlar ile temas ve ihtilattan(karışmadan) çekilmeğe mecbur olmak, hem o derece tesirli bir tarzda halkları ürküttürmek ki, en ziyade merbut (bağlı) görülen bazı dostların bana selâm vermemek, hattâ bazı namazı da terketmek derecesinde ürkütmek ile kuvve-i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle, ihtiyarım haricinde bütün o manilere karşı Risale-i Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) kuvve-i maneviyelerinin takviyesine medar ikramat-ı İlahiyeyi beyan ederek Risale-i Nur etrafında manevî bir tahşidat (birikmeler) yaptırmak ve Risale-i Nur kendi kendine, tek başıyla (başkalarına muhtaç olmayarak) bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmış. Yoksa hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh (övünmek) etmek, hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) etmek ise; Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir esası olan ihlas sırrını bozmaktır. İnşâallah Risale-i Nur kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de manen müdafaa edip kusurlarımızı afvettirmeğe vesile olacaktır.
Emirdağ Lahikası-1 ( 52 )
 
 Cevap: Allah şöyle der :
·            Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
SAİD NURSİ YAZDIĞI ESERİN ZUHUR ETTİĞİNİ RAMAZANIN NURUYLA KALBİNE İHTAR EDİLDİĞİNİ İDDİA EDİYOR :
Kardeşlerim! Âyet-ül Kübra Ramazan'da zuhur (ortaya çıktığı) ettiği gibi, zannımca Ramazan'da da matbaadan çıktığını, Isparta'ya geldiğini ve Ramazan'da serbestiyetle okunması ve câmilere okutmak için girmesi gibi; bu Ramazan-ı Şerif'te Âyet-ül Kübra'dan çıkan ve bir saat tefekkür bir sene ibadet manasını taşıyan Hizb-i Nuriye Âyet-ül Kübra'dan çıktığı misillü (gibi), bizim tesbihatımızda otuzüç defa "Lâ ilahe illallah" Âyet-ül Kübra'nın berekâtı ve feyziyle on dakikada aynı hakikat-ı tevhidi veren iki sahife kadar Ramazan'ın nuruyla kalbe ihtar edildi. Ben de on dakikada Âyet-ül Kübra'nın tamamını okuyor gibi ve herbir mertebede, mukaddemesinde (önsözünde) denildiği gibi Küre-i Arz'ına (yeryüzü)  küllî (genel) dili benim hayalen lisanım olup "Lâ ilahe illallah" der; ve denizler ve dağlar ve unsurların ve göklerin ve insan tabakatlarının lisan-ı halleri benim dillerim olup "Lâ ilahe illallah" der diye, ben de herbir "Lâ ilahe illallah" dedikçe, ya bilisan-ı arz (yerin diliyle), ya bilisan-ı semavat (göklerin diliyle), ya bilisan-ı cevv (havanın diliyle), ya bilisan-ı anasır (maddenin asıllarının diliyle) derim, gibi... İnşâallah, sonra size gönderilecek.
 
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِىKardeşiniz
Said Nursî
Emirdağ Lahikası-1 ( 59 - 60 )
 
Cevap : Allah şöyle der :
·            Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
 
SAİD NURSİ RİSALE-İ NUR’UN KENDİ ESERİ OLMADIĞINI SÖYLÜYOR VE BUNUN ASLINDA ALLAH KATINDAN OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR, SAİD NURSİ YİNE KENDİSİYLE ÇELİŞİYOR VE CEHENNEME GİTMEYE BİLE RAZI :
 
İkramı izhar (ikramı açığa vurmanın) mektubunun tetimmesi (eki)
 
[İşarat-ı Kur'aniyenin başında yazdık.]
 
         Risale-i Nur'un makbuliyetine (kabul edildiğine) imza basan ve gaybî işaretlerle ondan haber veren sekiz parçadan birinci parçadır. Aynı mes'eleye bu risalede yirmidokuz işaret var. Sair parçalar ile beraber bine yakın işaretler, rumuzlar, îmalar, emareler aynı mes'eleye, aynı davaya bakmaları sarahat (netlik) derecesindedir. Vahdet-i mes'ele (sorunun birliği) cihetiyle, o emareler birbirine kuvvet verir, teyid eder. O sekizden üç tanesi, "İmam-ı Ali Radıyallahü Anh" üç keramet-i gaybiyesiyle Risale-i Nur'dan haber vermiş.
 
         Bu sekiz parçayı Ankara ehl-i vukufu (uzman ehil) tedkik (incelemiş) etmiş, itiraz etmemişler. Yalnız demişler: "Keramet sahibi, kerametini yazmaz." Ben de onlara cevab verdim ki: Bu benim değil, Risale-i Nur'un kerametidir. Risale-i Nur ise, Kur'anın malıdır ve tefsiridir dedim, onlar sustular; demek kabul ettiler. Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasib olurdu; fakat bu hadsiz ve kuvvetli ve kesretli (bol) düşmanlar karşısında az ve zaîf ve fakir olan bizlere kuvve-i maneviye (manevi güç) ve gaybî imdad (gaybi yardım) ve teşci' (cesaretlendirme) ve sebat ve metanet (dayanıklılık) vermek için mecburiyet-i kat'iyye (kesin mecburiyet) oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) verip sukutuma (sessiz kalma) sebeb olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl-i imanı dalalet-i mutlakadan (kesin yoldan çıkma durumu) kurtarmağa lüzum olsa dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da feda etmek bir saadet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerim Cennet'e girmeleri için Cehennem'i kabul ederim.
 
* * *
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 60 - 61 )
 
Cevap : Allah şöyle der :
·            Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
Peki Cehennem için Allah ne diyor birde buna bakalım:
 
 Onlardan bir grupta şöyle der Rabbimiz bize hem dünyada hem ahrette güzellikler ihsan et ve bizi ateşin azabından koru! Bakara Suresi 201
 
   Ey iman edenler kendinizi ve ehlinizi öyle bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır, o ateşin üzerinde öfke dolu şiddetli melekler vardır ki onlar Allah’ın emrettiği şey hususunda ona isyan etmezler ve emredileni de hemen yerine getirirler. Tahrim Sûresi 6
 
 Not: Tahrim suresindeki âyette Cehennem bekçisi olan meleklerin Allah’ın emrine isyan etmemelerinin vurgulanmasının nedeni oraya girecek olan insanların meleklerin aracılığına dahi sığınmamaları gerektiğini anlamaları içindir. Bununla ilgili bir başka âyette şu :
 
 Göklerde nice melekler var ki hiçbirinin şefaati fayda vermeyecek aksi olsa bile Allah’in izin vermesinden sonra onun razı olacağı kişiler için olabilir. Necm Sûresi 26
 
 Melekler şüphesiz insanoğlundan Allah’a daha yakındır ve Allah meleklerin bile aracılık yapamayacağını söylerken kendisini Allah ile kullar arasında aracı gören beşer cinsi bir takım insanlara ne oluyor ki kendisini daha hayattayken kurtulmuş ilan etmekle kalmayıp takipçilerini de kurtarabileceğini iddia edebiliyor?
 
 
 
SAİD NURSİ KENDİSİNİ ACİZ, FAKİR, YARI ÜMMİ HİÇBİR ÖVGÜYÜ HAKETMEYEN BİRİ OLARAK NİTELENDİRİYOR BAKIN AŞAĞIDAKİ SATIRLARDA İSE TEVAZU ŞOVU YAPAN SAİD NURSİ ESERİNİ NASIL ÖVÜYOR :
 
Bu cildde az ve sair altı cild-i âherde (diğer ciltte) masumların ve ihtiyar ümmilerin yazılarının tashihinde çok zahmet çektim; vakit müsaade etmiyordu. Hatırıma geldi ve manen denildi ki: Sıkılma! Bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş yavaş okumağa mecbur ettiğinden, Risale-i Nur'un gıda ve taam hükmündeki hakikatlarından hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Yoksa yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risale-i Nur, sair (diğer) ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünki ondaki iman-ı tahkikî (araştırma üzerine olan iman) ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin (insani inceliklerin) kut (azığı) ve nurlarıdır.
Emirdağ Lahikası-1 ( 65 )
 
 Cevap: Allah şöyle der :
 
 Ey iman edenler niçin yapmadığınız şeyleri söylersiniz, yapmadığınız şeyleri söylemeniz Allah indinde öfkeyi arttıran şeydir. Saff Suresi 2 ve 3
 
 HÜSREV ADLI NURCU BAKIN AMERİKA, HRİSTİYANLIK VE İSLAMI NASIL YANYANA GETİRİYOR.
     İşte, bu günde meydana çıkan bu dehşetli cereyanı, ancak ve ancak Hristiyanlık âleminin Müslümanlıkla ittihadı (birliği); yani İncil, Kur'an ile ittihad (birlik) ederek ve Kur'ana tâbi' olması neticesi elde edilecek semavî bir kuvvetle mağlub edileceği iş'ar (yazı ile bildirmek) buyuruluyor ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın da vüruduna (gelişine) intizar (beklemek) etmek zamanının geldiğini mana-yı işarî ile ihtar (hatırlatıyor) ediyor. Mesmuata (duyumlara) göre; bugünkü Amerika, aktar-ı âleme (dünyanın çeşitli bölgelerine) tedkikat (incelemeler) için gönderdiği dört heyetten birisini, bugünkü beşeriyetin saadetini temin edecek sâlim bir din taharrisine (araştırmasına)  memur etmiştir. Bu ise, müceddidliğini (yenilikçiliğini) mahkeme lisanıyla her tarafa ilân eden Risale-i Nur, bu muzdarib (sıkıntılı), perişan beşeriyetin (insanlığın) en büyük bir saadeti (mutluluğu) olacağına imanımız pek kuvvetlidir.
Emirdağ Lahikası-1 ( 66 )
 
        Not: Hüsrev adlı Nurcu Risale-i Nur’a iman ettiğini bildiriyor ve en önemlisi mutluluk kaynağı olduğuna olan imanının kuvvetine vurgu yapıyor. Bir kitaba iman edilecekse bu elbette Allah’ın kitabı olur, tefsir olduğu iddia edilen bir kitaba İMAN edilmez, kim bunu iddia ederse o kitabın kutsal olduğunu da iddia etmiş olur. İman kelimesi dilimize inanç olarak tercüme edilir ancak Arapça haliyle kullanıldığında kesinlikle bu İslam’ın esasları için geçerlidir ve hiçbir tefsir âlimi Said NURSİ ve takipçileri gibi eserini imanla özdeşleştirmemiştir.
 
SAİD NURSİ YİNE ALİ B. EBİ TALİB VE ABDULKADİR GEYLANİNİN KENDİSİNİ NASIL MÜJDELEDİĞİNİ ANLATIYOR :
    Hem "Risale-i Nur mesleği tarîkat değil, hakikattır; sahabe mesleğinin bir cilvesidir (görünümüdür). Bu zaman, tarîkat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır." Risale-i Nur, bu hizmeti lillahilhamd en müşkil (çözümü zor) ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor. Risale-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyn'in (R.A.) ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) -ihbarat-ı gaybiyeleriyle- şakirdlerinin (takipçilerinin) bu zamanda bir dairesidir. Çünki Hazret-i Ali, üç keramet-i gaybiyesiyle (gaybi kerametiyle) Risale-i Nur'dan haber verdiği gibi; Gavs-ı A'zam (K.S.) da kuvvetli bir surette Risale-i Nur'dan haber verip tercümanını teşci' (cesaretlendirmiş) etmiş. Bu mahrem dört risale, Keramet-i Aleviye ve Gavsiyeye ait dört risale inşâallah bir vakit size gönderilebilir. Mahkeme ehl-i vukufu (uzmanları) onlara itiraz edememiş, yalnız "Bu yazılmamalı idi" diye küçük bir tenkid etmişler. Ben de cevab verdim, onlar sustular. Zâten Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı A'zam'dan (K.S.) ve Zeynelâbidîn (R.A.) ve Hasan Hüseyin (R.A.) vasıtasıyla İmam-ı Ali'den (R.A.) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 67 - 68 )
 
1-    Allah aşağıda da sunacağımız âyetlerdede söylediği gibi hiçbir istisnada bulunmaksızın gaybın kendisi hariç kimse tarafından bilinemeyeceğini söylüyor ve bu ayetler şunlardır:
·        Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
·        De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
·        De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
·        Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
·        Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
·        Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
·        Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
·        De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar. Neml Suresi 27
·        Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
·        Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
·        O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
    Ölüp gidenlerin geride kalanlarla bir bağının olmayacağını ise Allah şöyle açıklıyor:
 
     Ölülerle diriler bir olur mu? Allah dileyene işittirir sen KABİRDEKİLERİNE işittiremezsin? Fatır Suresi 22
   İşte budur mülk rabbiniz Allah’ındır. Onun berisinde çağırıp durduklarınız bir hurma çekirdeğine dahi sahip değildir. Onları çağırsanız sizin çağrılarınızı duymazlar velevki duysalar bile size cevap veremezler. Fatır suresi 13, 14
 
   Ölüm vakitleri gelince Allah canları alır uykularında ölmeyenleride, kendisine ölüm hükmü verilmişleri bir yerde tutar diğerlerini ise belli bir vakte kadar serbest bırakır düşünen toplumlar için bunda ayetler vardır. Yoksa Allah’ın berisinde şefaatçiler mi edindiler? Deki şefaatçi edindikleriniz hiçbir şeye sahip olmadığı haldemi böyle yaparsınız, bunlar aklını kullanmazlar. Deki şefaat toptan Allah’ındır göklerin yerin mülkü ona attir sonra ona döndürüleceksiniz. Zümer Suresi 42, 43
 
 Said NURSİ ilmini doğrudan doğruya kendisinden yüzyıllar önce yaşamış ve ölmüş kişilerden aldığını iddia ederek yolunda yürüdüğünü iddia ettiği Kur’an’dan nasıl saptığını ayetler güzel bir şekilde anlatmakta. Hatta Said NURSİ ve o zihniyetteki insanlar yüzyıllar önce yaşamış bu şahısların sanki cenneti garantilemiş gibi onları şefaatçi edinirler. Said Nursi şefaatçi edinmenin yanında ölmüş gitmiş bu insanlarla irtibatının olduğunu iddia ediyor oysa Allah bunun olmayacağını açık açık ayetleriyle söylemektedir. Said NURSİ elbette bu ayetleri biliyor ve bile bile ayetlerin tersi şeyleri söyleyerek Allah’a ortak koşmaktadır.
 
SAİD NURSİ ÇEKİRGELERİN HAREKETLERİNİ BİLE KENDİSİYLE İLİŞKİLENDİRİYOR SONRA YİNE TEVAZU ŞOVU YAPIYOR:
 
Latif ve manidar bir tevafuktur ki; dünkü gün masumların mecmuası elime geçti, açtım. O mecmuanın başında, o masumların bir kumandanı hükmünde ve Medrese-i Nuriye'nin kahramanlarından Marangoz Ahmed'in gayet zînetli ve nakışlı ve dikkatli yazdığı Küçük Sözler başında dercedilmiş gördüm. Mâşâallah Marangoz Ahmed dedim, masumların çavuşu olmuş. Aynı günde bir mektubu elime geçti, açtım. Marangoz Ahmed'in gönderdiğimiz mektubları arkadaşlara gecede okumak zamanında, iki çekirge mektubun başına gelip tâ bitinceye kadar dinlemelerini gördüm. Birkaç gün evvel biz mektubu yazarken, iki güvercin, mektubun makbuliyetini (kabul edilişini) ve müjdeci serçe ve kuddüs kuşlarının müjdelerini tasdik ettikleri gibi; Marangoz'un iki çekirgeleri de güvercinleri ve müjdeci kuşları tasdik ederek, biz dahi Risale-i Nur'u tanıyoruz diye, lisan-ı halleri ifade ediyor diye latif ve manidar tevafuk olmuş.
 
         Bu münasebetle, o mecmua içinde mübarek kahramanlardan Küçük Ali'nin biraderzadesi masum ve küçük bir Abdurrahman olan Hâfız Ahmed'in yazdığı Sekizinci Şua'ın Sekizinci Remzinden bir sahife evvel bir fıkra nazarıma değdi. Bir-iki aydır size Risale-i Nur'un makbuliyetine (kabul edilişine) dair yazılan mektublarda şahsımın hisse-i şerefi (onur duygusu) ve hüneri olmadığını ve sırf bir ikram-ı İlahî (ilahi ikram) olmasına dair yazılan parçayı bu fıkrayı, o fıkraya alâkadar gördüm, size gönderiyorum. Onlara münasib bir yerde ilhak edersiniz. O fıkra, Celcelutiye'nin fevkalâde Risale-i Nur'a verdiği ehemmiyetten şahsımın bir lem'ası, bir hüneri olmadığına dairdir. Şöyle ki; orada demiştim:
 
         Hem ben itiraf ediyorum ki: Böyle makbul bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyakatım yoktur. Fakat küçük ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek; kudret-i İlahiyenin şe'nlerindendir (işlerindendir) ve âdetidir ve azametine delildir. Ben kasemle (yeminle) temin ederim ki: Risale-i Nur'u senadan (övgüden) maksadım, Kur'anın hakikatlarını ve imanın rükünlerini teyid (destek) ve isbat ve neşirdir (yaymaktır). Hâlık-ı Rahîmime hadsiz şükrolsun ki; kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmareyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış.
 
         Evet kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya riyakârane (iki yüzlüce) bakması, acınacak bir hamakattır (aptallıktır) ve dehşetli bir hasarettir (kayıptır). Cenab-ı Hak beni böyle hasaretlerden (kayıplardan) muhafaza eylesin, âmîn!
 
         Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua eder ve dualarını rica ederiz.
Emirdağ Lahikası-1 ( 68 - 69 )
 
 Cevap: Said NURSİ kendisini dünyanın merkezine oturttuğu için etrafında olup biten sosyal olsun doğal olaylar olsun her şeyi kendisiyle olur olmaz şekilde hatta paranoid bir eğilimle ilişkilendirerek –ki bunada gerçekten inanarak- davasını ıspat etmeye çalışmıştır. Şimdi burada Nurcular Allah’ın Süleyman a.s’a kuşların dilini öğrettiğini bunun Said NURSİ içinde geçerli olabileceğini iddia edebilirler oysa Allah Süleyman a.s’ın diliyle şöyle demektedir:
 ‘Rabbim beni bağışla ve bana öyle bir mülk ver ki benden sonra kimseye nasip olmasın şüphesiz sen çok cömertsin” Sad Suresi 35
    Yani hayvanları, cinleri, rüzgârı Süleyman a.s’ın emrine veren Allah bu özel mülkiyeti sadece ona has kılmıştır ondan sonra peygamberimiz dahi böyle bir hâkimiyete mazhar olmamışken Said NURSİ çekirgelerin, yıldırımın dahi kendisi için olduğunu iddia edebilmiştir. Bunu söylerkende hiçbir delile dayanmadığı gibi buna ihtiyaç dahi hissetmemiştir. Zira yaşadığı dönemde insanlar özellikle İslam yönünden düzen tarafından cahilleştirilmiş ve din adına ne söylenirse inanma eğilimi kazandırılmıştır. Tabi bu boşluğu Kur’an’a ters inanışlara sahip Said NURSİ ve benzerleri doldurmuştur. Son derece kendini ve eserini överek olur olmaz ilişkilerle donatan Said NURSİ arkasından tevazu şovu yapmaktadır. Oysa bir kişi gerçekten Kur’an’a hizmet ediyorsa kaynağı yalnız o olmalı ve Kur’anı yaymak için bir çabası olmalıydı, Said NURSİ Kur’an’a hizmet adı altında kurduğu dinsel ideolojiyi yayma çabası içine girmiş ve daha kendi hayatındayken MÜSLÜMAN ismi yetmemiş olacakki birde hareketine NURCULUK adını takmıştır.
 
 Elbette Allah yolunda yürüyen insanlara Allah yardım edecektir ve onun göklerde yerde askerleri vardır ancak o bu askerler hakkında ise şöyle demektedir;
 
 “Rabbinin askerlerini ondan başkası bilemez” Muddessir Suresi 31
 Ancak Said NURSİ evrenin merkezi olarak adeta kendini görmekte ve her şeyin, herkesin adeta onun için var olduğunu iddia etmektedir ve üstelik bunu bir tevazü gösterisiyle yapmaktadır. Belkide KİBRİN en büyüyü TEVAZU ile yapılanıdır.
 
SAİD NURSİ KAYNAĞINI SÖYLEMEDİĞİ CELCELUTİYE DENEN SAFSATA İLE ADETA NURCULARIN DUA RİTÜELLERİNDEN OLAN CEVŞEN İLE İLGİLİ SÖZLERİ :
      O mektubun birinci sahifesi güzeldir; ben de iştirak ediyorum. İkinci sahifede birkaç yerde kalem karıştırdım, ta'dil (değiştirdim) ettim. Ezcümle: Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh'ın altı aylık hilafeti ile beraber Risale-i Nur'un Cevşen-ül Kebir'den ve Celcelutiye'den aldığı bir kuvvet ve feyizle vazife-i hilafetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakaik-i imaniye (imani gerçeklerin yaymak)  noktasında Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh'ın kısacık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halife nazarıyla bakabiliriz. Çünki adalet-i hakikiye (gerçek adaletle) ile bu asırda insanları mes'ud edebilir bir istidada (yetenekte) bulunan, Risale-i Nur'dur ve onun şahs-ı manevîsi, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh'ın bir muavini (yardımcısı), bir mütemmimi (tamamlayıcısı), bir manevî veledi (çocuğu) hükmündedir diye senin mektubunu ta'dil (değiştirdim) ettim. Buna kıyasen, sana vekaleten bir-iki yerde kalem karıştırdım. Fakat aynı günde mahkeme, kitablarım içinde bana teslim ettikleri mektublar müsveddeleri ve onların üstünde yeşil kalemle işaretlerine göre çok ehemmiyet verdikleri o müsveddeler içinde bu size yazdığım noksan bir parçayı gördüm; fesübhanallah dedim. Mektubuna benimle cevab ver diye manasını aldım. Belki bu parça Lâhika'ya girmiş, ben de size aynını yazıyorum.
Emirdağ Lahikası-1 ( 72 - 73 )
 
      Cevap: Celcelutiye adlı söz konusu kaside –ki Said NURSİ yazdığı kitabın bir yerinde bu uyduruk kasidenin aslının vahiy olduğunu dahi iddia edebilmiştir- hiçbir muteber İslam kaynaklarında geçmemektedir. Said NURSİ Celcelutiye adlı bu uyduruk kasideyle birlikte adeta Nurculuk inancının ritüellerinden olan Cevşen adlı duayıda ŞEFAATÇİ edinecek kadar ileri gitmektedir. Esasen Cevşen duadan ibarettir DUANIN kendisini ŞEFAATÇİ edinme nasıl olur doğrusu bunuda açıklamalıydı? Ancak Said NURSİ salt Cevşeni Şefaatçi edinmiyor Risale-i Nur’u –yani kendi yazdığı kitabın dahi şefaatine sığınabiliyor. Önce gelin Celcelutiye ve Hz. Ali’nin hatta peygamberlerin dahi gaybi bilemeyeceğine dair ayetlere bakalım :
 
·             Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
·        De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
·        De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
·        Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
·        Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
·        Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
·        Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
·        De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar. Neml Suresi 27
·        Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
·        Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
·        O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
 Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!) göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.
 
 Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.
 
 2- Said NURSİ’nin diğer bir iddiası ise takipçilerinin mutlaka cennete gideceğini daha hayattayken söylemesidir. Oysa Allah şöyle diyor:
 
 Ey peygamber deki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI BİLEMEM ben yalnız bana vahyolunana uyarım ve ben açık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim. Ahkâf Suresi 9
 
 Bu âyetle ilgili Hz. Peygamber’den şöyle bir nakil var;
 
 Osman b. Maz’un yıkanıp kefenlendikten sonra Efendimiz yine onun yanına geldi. Bu sırada hicretin ilk günlerinde Osman b. Maz’un’u misafir eden Ensar’ın hanımlarından Ümmü A’la ya da bizzat Osman’ın hanımı Havle binti Hâkim şöyle dedi:
- Ey Eba Saib, cennet sana mübarek olsun, Allah’ın sana ikramda bulunduğuna şehadet ederim. Bu sözler Efendimizi rahatsız etti. Döndü ve kızgın bir şekilde sordu:
- Allah’ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?
- Ya Resûlallah, Allah ona merhamet etmez de kime eder? O senin dostun ve süvarin değil midir?
- Vallahi Ben, onun hakkında ancak hayır ümit ediyorum. Ancak Ben Allah Resûlü olduğum halde Bana dahi nasıl muamele edileceğini bilmiyorum. O, Allah ve Resûlü’nü severdi, demeniz daha doğru olurdu
    Said NURSİ esasen bu Kur’an’a taban tabana zıt vaatlerini takipçilerine verirken onları etrafında tutmak amacını gütmenin yanında adeta “Eğer cennete gitmek istiyorsanız bunun yolu benim kurduğum bu akıma katılmaktan geçiyor” demiş oluyor. Bir nevi bu yaklaşımla kendisine katılan ya da katılmayan kişiler üzerinde psikolojik baskı kuruyor zira bir toplum DİN motivasyonuyla çok daha çabuk harekete geçirilebilir ve istenen şekle sokulabilir.
Kur’an ve Kur’an’a uygun bize ulaşan hadislere ters olarak maalesef bu şekil daha insanlar hayattayken ve hayat süreci bitmeden birilerini Cennetle müjdeleme durumu çok erken dönemlerde başlamıştır. Bu uydurmalar daha çok sahabeler hakkında olmuştur ve bunun nedenide Hz. Peygamberden hemen sonra sahabe arasında başlayan bölünmenin bir süre sonra inanç halinde şekillenmesi sonrasına rastlamakta. Sünniler Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenen on kişi) hadisini Şia’ya karşı uydurmuşlar ve bir nevi kutsal bir kalkan oluşturmaya çalışmışlardır. Şia’daki sınırlandırma ise çok daha katı ve Kur’an’a çok daha ters bir şekilde gerçekleşmiştir. Şia Hz. Ali ve onun evlatları ve onun yanında savaşanları daha dünyadayken Cennetlik ilan etmenin yanında Ali b. Ebi Talib’in soyundan gelen 12 imamı İsrail oğullarına gönderilen peygamberlerden dahi üstün görmüşlerdir. Oysa Ahkâf Suresindeki âyet bunun peygamberler için bile söz konusu olamıyacağını söylemektedir. Kaldıki Aşere-i Mübeşşere olarak nitelendirilen on kişi Hz. Peygamberin vefatından çok sonra ölmüşlerdir ve bir insanın hayat çizgisi hep aynı gitmez, iman üzere ölmüş olmaları bile onlar hakkında kesin kanaat belirtmeyi hem âyet hemde sahih sünnet reddetmektedir.
 
 
SAİD NURSİ KENDİSİNE İLİŞENLERE BEDDUASIYLA TEHDİT EDİYOR!
Elhasıl: Hakikat-ı ihlas (ihlas gerçeği), benim için şan ü şerefe ve maddî ve manevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men'ediyor. Hizmet-i Nuriyeye gerçi büyük zarar olur; fakat kemiyet (nicelik) keyfiyete (niteliğe) nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis (samimi) bir hâdim olarak, hakikat-ı ihlas ile, herşeyin fevkinde hakaik-i imaniyeyi (imani gerçekleri) on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle (kutupluk mertebesiyle) binler adamı irşad (doğru yolu göstermek) etmekten daha ehemmiyetli görüyorum. Çünki o on adam, tam o hakikatı herşeyin fevkinde gördüklerinden sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şübheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor nazarıyla bakıp, mağlub olarak dağılabilirler. Bu mana için hizmetkârlığı, makamatlara (makamlara) tercih ediyorum.
 
         Hattâ bu defa bana beş vecihle kanunsuz, bayramda, düşmanlarımın plânıyla bana ihanet eden o malûm adama şimdilik bir bela gelmesin diye telaş ettim. Çünki mes'ele şaşaalandığı için, doğrudan doğruya avam-ı nâs (insanların avam tabakası) bana makam verip hârika bir keramet sayabilirler diye, dedim: "Ya Rabbi, bunu ıslah et veya cezasını ver. Fakat böyle kerametvari (kerametli bir şekilde) bir surette olmasın." Bu münasebetle bir şeyi beyan edeceğim. Şöyle ki:
 
         Bu defa mahkemeden bana teslim olunan talebelerin mektubları içinde, çok imzalar üstünde bulunan bir mektub gördüm; belki Lâhika'ya girmiş. Risale-i Nur'un şakirdlerinin maişet (geçim) cihetindeki bereketine ve bazıların tokatlarına dairdi. Burada, aynen Kastamonu'daki tokat yiyenler gibi şübhe kalmamış; beş adam, aynen burada da tokat yediler. {(*): Evet biz gözümüzle gördük, hiç şübhemiz kalmadı. Buranın talebeleri namına Ceylan, İbrahim}
 
         Risale-i Nur'un bir kâtibi dedi ki: "Neden dostların kusuratına (kusurlarına) tokat gelir. Hücum eden düşmanlara bu tarzda gelmiyor?"
Emirdağ Lahikası-1 ( 75 )
 
 Cevap: Bu iddialara karşılık Allah’ın şu ayetleri yeter :
  
Cevap: Yukarıdaki satırların neresinden bakılırsa bakılsın tamamen İslam’ın özüne taban tabana zıt şeyler görüyoruz. Şimdi bu deli saçmalarına karşılık teker teker Allah’ın ayetleriyle cevap verelim;
 
Eğer Said NURSİ ve yazdığı eser bu derece etkiliyse ama en önemlisi Allah tarafından korunmuşsa o halde neden yıllarca zindanda sıkıntı çekmek zorunda kaldı? Yâda sürgünlere gönderildi? Yahudiler ve Hristiyanlarda geçmişte benzer iddialarda bulunmuş ve Allah buna benzer iddialar ile ilgili kitabında şöyle diyor:
 
    Yahudiler ve Hristiyanlar “biz Allah’ın çocukları ve sevgilileriyiz. Deki o halde size niye sıkıntı çektiriyor? Bilakis sizde onun yarattığı beşersiniz. Dileyeni bağışlar dileyenede sıkıntı verir. Göklerin, yerin ve onun ikisinin arasındakilerin mülkü ona ait ve dönüşüm ona doğrudur. Maide Suresi 18
 
 Öte yandan Allah peygamberine dahi insanları maddi olsun ya da manevi anlamda olsun inanç bağlamında zorlayamayacağını böyle bir yetkisinin olmadığını kitabında söylerken En’am suresinin 35. ayetinde ise şöyle der:
 
 “Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma”  
 
    İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur. Âl-i İmran Suresi 129
 
   Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
 “Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:
 
    İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.
 
    Elbette Said NURSİ bu ayetleri biliyordu ve Kur’an’ın içinden maksatlarına uygun 33 ayeti özellikle seçerek NURCULUK inancına payanda olsun diye bunları yazdıklarına göre Allah’ın kitabı üzerinde kafada yormuşlar ancak bununla Allah’ın kitabına değil Risale-i Nur’a hizmet etmek istemişlerdir. Bu saçmalıkları ileri sürerken Said NURSİ takipçilerini kınaması gerekirken EVET DOĞRUDUR BU SÖYLENENLERİ ONAYLIYORUM diyerek Bozacının şahidi Şıracı durumuna düşmüştür. Allah bu tarz tahrifciler için şöyle diyor:
 
   Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
 
    Tarih boyunca Allah’ın yalın mesajı insanların çoğunun işine gelmemiştir ve bu yüzden en etkili yol olan bu ilâhi mesajlara uymak yerine bu mesajların kapalı olduğu ve ancak yorumla anlaşılabileceği söylenerek insanlar ilâhi kitaplardan uzaklaştırılmıştır. Said NURSİ ve ekibi çağımızın tahrifcilerinden olarak aynı metodu uygulamışlar ancak enteresandır bir kat daha ileri giderek yazdığı ipe sapa gelmez bâtıl yorumların kendisine Allah tarafından bildirildiğini dahi söyleyebilmiştir. Tahrif kelimesinin Arapça karşılığı “bir şeyi uç noktaya taşımak” demektir ve Allah’ın kelamı yerine onu uç noktalarda yorumlayarak insanları bunlara çağıranlar tamda bu tanıma güzelce uymaktadır.
 
 
SAİD NURSİ CELCELUTİYE DEDİĞİ SAÇMALIĞA DAYANARAK ALEVİ VE ŞİİLERİN RİSALE-İ NUR OKUMASALAR DAVALARININ YANLIŞ OLACAĞINI İDDİA EDİYOR:
Hem madem Risale-i Nur şakirdlerinin en büyük üstadı, Peygamber'den (A.S.M.) sonra Celcelutiye'nin şehadetiyle İmam-ı Ali Radıyallahü Anhu'dur; onun muhabbetini dava eden Şiîler, Alevîler, Risale-i Nur'un derslerini Sünnîlerden ziyade dinlemeseler, Âl-i Beyt'e muhabbet davaları yanlış olur. Zâten kaç sene evvel, o Alevî köyünde üç Ali'nin himmetiyle masumlar Risale-i Nur'u şevk ile yazmalarını işittim. Hattâ o zamanda, o köyü de duama dâhil etmiştim. İnşâallah yine orada imam olmak istenilen kardeşimiz Ali'nin himmetiyle ve Hâfız Ali'nin (R.H.) vârisi Küçük Ali gibi kardeşlerimizin gayretiyle, onların hakkındaki dualarım boş gitmeyecek; o köydeki iki kısım Sünnî, Alevî ittifak edecek.
Emirdağ Lahikası-1 ( 79 )
 
HASAN FEYZİ DENEN BİR NURCUNUN MECZUBANE SAÇMALIKLARI:
 
     O (Bedîüzzaman), Nur'un hâdimidir. Eğer dünyayı istese ve dileseydi, kendisine sunulan hediye ve Behiyeleri (güzellikleri), zekat ve sadakaları ve bu teberru' (bağışları) ve terekeleri (mirasları) alsaydı, bugün bir milyoner olurdu. Fakat o, tıpkı Cenab-ı Ömer'in (R.A.) dediği gibi: Sırtıma fazla yük alırsam, nefs-i nâtıka-i kâinatın (kainatın konuşan nefsi) kalbi ve Allah'ın habibi Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'a ve yârânı olan kâmil ve vâsıllara yetişemem ve yarı yolda kalırım diyor. "Bütün eşya ve eflâki (felekleri, evrenleri) senin için yarattım habibim" fermanına, "Ben de senin için onların hepsini terk ve feda ettim" diye verilen cevab-ı Hazret-i Risaletpenahî'ye ittiba ve imtisalen, o da dünya ve mâfîhayı ve muhabbet ve sevdasını terk ve hattâ terki de terk ederek bütün hizmet ve himmetini ve şu ömr-ü nazeninini envâr-ı Kur'aniyenin intişarına sarf ve hasretmiştir. İşte bunun için, şimdi çektiği bütün zahmetler rahmet, yaptığı hizmetler hikmet olmuş. Celali yüzünden cemalini de gösterip, âlem, bir gülzar-ı kemal (tam gül bahçesi) bulmuştur.
 
         "Lütf u kahrı şey-i vâhid bilmeyen çekti azab,
         Ol azabdan kurtulup sultan olan anlar bizi."
 
Niyazi-i Mısrî gibi diyen bu tercüman, her şeyi hoş görerek, katreyi umman (okyanus damlası), âdemi insan ve nurunu âleme sultan eylemiştir.
 
         Ona "Kürdî" denilmesi ve Kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali'de (R.A.) görülen يَا مُدْرِكًا kelimesinin hazf (aradan çıkarma yöntemi) ve kalbiyle (harflerin yer değiştirmesiyle) "Kürd" îma ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürdlüğüne delalet etmez ve onun manevî silsile-i şerafet (onur zincirini) ve siyadetten (efendilik) tenzil (düşürme) ve teb'idini (uzaklaştırmayı) îcab ettirmez. Bu isnad ve izafe, Kürdistan'da doğup büyüyen ve bu lakabla maruf ve meşhur olan bu zâtın Risalet-ün Nur'un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürdlüğünü isbat etmek için değildir. Kürdçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ü ihfa (gizleme ve gizlenme) için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mana ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum. Âlem-i İslâmiyet ve insaniyete ve Haremeyn-i Şerifeyn'e (Mekke ve Medineye) asırlarca hizmet eden bu kahraman Türk Milletini onun çok sevmesinde ve hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan bu havalide geçirmesinde büyük hikmetler, mana ve mülahazalar olsa gerektir.
 
         Âb-ı rûy-i Habib-i Ekrem için
         Kerbelâ'da revan olan dem için
         Şeb-i firkatte ağlayan göz için
         Râh-ı aşkında sürünen yüz için
 
Risale-i Nur'a ve Üstada ve İslâm'a zafer ver ya Rabbî!.. Âmîn!
 
         Ey Risale-i Nur! Seni söndürmek isteyen bedbahtların necm-i istikbali (gelecek yıldızı) sönsün. İzzet ve ikbali ve şan ü şerefi aksine dönsün. Sen sönmez ve ölmez bir nursun.
 
         Boyun bâlâ, gözün şehlâ, gören mecnun seni leylâ
         Sözün ferşte, gözün Arş'ta, gönül meftun sana cânâ
         Nikabın nur, nigâhın nur, kitabın nur senin ey nur
         Bağın Nursî, huyun munis, özün idris ferd-i yekta
         Açılmış gül, öter bülbül, yüzünde var zarif bir tül
         Yazılmış üstüne nurdan قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنَى
         Sana canın feda etmez mi senden hem görenler hak
         Sözün hak, hem özün hak, hem mesleğin hak, hem makamın Kâ'be-tül Ulya.
 
يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
 
         Üstadım Efendim Hazretleri!
 
         Ben, bu yazıları Risalet-ün Nur'un eli ve kalemi ve dili ile bu hakir kalbime ondan sıçrayan küçük bir kıvılcım parçasıyla yazdım. Kabulünü ve imdad (yardım) ve ilhamın kesilmemesini rica eder ve hürmetle ellerinizden öper ve dualarınızı beklerim efendim.
 
Duanıza muhtaç talebeniz
Hasan Feyzi
(Rahmetullahi Aleyh)
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 84 - 86 )
 
 Cevap: Tabi Said NURSİ batıl davasının gücünü kendi kişisel varlığından öte hayatları özenle araştırılması gereken çağdaşı takipçilerinede dayanıyor. Bu takipçileri Lahikalar adlı kitapta özellikle yazdıkları mektup ve şiirlerle üstadım dedikleri zatla kitabını bırakın peygamberleştirmeyi zaman zaman ilahlaştırmışlardır. Şimdi gelin Hasan Feyzi denen meczub şahsiyetin yukarıda söylediklerini analiz edelim:
 
    Hasan Feyzi Risale-i Nur’a Allah’ın peygamberlerine ve kitaplarına sıfat olarak verdiği NUR sıfatını verip adate bir kitaba sesleniyor! Oysa Kur’an’da dahi “Ey Kur’an, Ey Allah’ın Nur’u” gibi ifadelere rastlanmaz ancak Hasan Feyzi gibiler Risale-i Nur’u hizmetinde oldukları Kur’an’dan o derece üstün görüyorlar ki Risale-i Nur canlı bir varlıkmış gibi ona sesleniyor hatta Risale-i Nur’dan af bile isteyebiliyor. Bir kitaba seslenmek edebiyata bile konu olmamış, hatta böyle bir edebi sanat türü bile yokken bir Nurcu’nun meczubane bu şekil şiir söylemesi masumane bir şiir söylemekten öte anlam içerdiği gayet açık ve nettir. Hasan Feyzi sanki herkes Risale-i Nur okumak zorundaymış gibi ya da sanki Risale-i Nur okumak bir dini vecibeymiş gibi onun için zaferler diliyor karşı gelenlere beddua ediyor. Hiçbir tefsir âliminin bu şekil bir taraftarı olmamıştır. Esasen Risale-i Nur gerçekten tefsir olmuş olsaydı zaten Hasan Feyzi gibi taraftarı olmazdı. Zira bir müfessir taraftar edinmek için ya da daha hayattayken bir akım kurmak için tefsir yazmış değildir. Hele hele kalkıp FALANCA TEFSİRİ eleştirenlerin ya da susturmaya çalışanların nuru sönsün diyede beddua etmemişlerdir. Hasan Feyzi Risale-i Nuru kutsallaştırdığı şiirinde Necm Suresinde geçen BİR YAY KADAR YA DA DAHA yakın ayetini de Risale-i Nur için kullanırken Saf Suresi 8 nolu ayette geçen “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler kâfirler istemesede Allah nurunu tamamlayacaktır” ayetinde geçen NUR kelimelerinide Risale-i Nurla özdeşleştirmektedirler. Hasan Feyzi daha da ileri gidip MUDRİKE kelimesinde geçen K-R-D harflerinden yola çıkarak bundan kastın KÜRD olduğu ve Said NURSİ’yi dolaylı olarak işaret ettiği gibi saçma bir yoruma gitmektedir. Oysa eğer harflerin yerini değiştirerek bir hakikate ulaşmak yöntem olsaydı o halde önüne gelen harflerle oynayarak istediği anlamı çıkarabilirdi. Allah böyleleri için kitabında şöyle der :
 
     
 Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
 
 Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
 
·           Sonra aralarında dini kalın kitaplar haline sokarak parampaça ettiler ve her grub kendi yanındaki kitaplarla övünüp durmaktadır. Mu’minun Suresi 52,53
 
  
DESTEKSİZ ATAN BİR NURCU ÇOCUKTAN AL HABERİ DEĞİLDE KUŞTAN AL HABERİ MİSALİ BAKIN HAYVANLARIDA BATIL İNANÇLARINA NASIL ALET EDİYORLAR :
     yazılan bir kısım mektublarımız hem makbul, hem çok ehemmiyetli, hem bu zamanda halk onlara çok muhtaç olduğuna bir emare (işaret) olarak, yazdığımız zaman -hilaf-ı âdet bir tarzda- serçe kuşunun ve kuddüs kuşunun ve güvercinlerin garib bir tarzda odama gelmeleri ve birbirine tevafuk etmesi ve Milas'ta ehemmiyetli bir kardeşimiz Halil İbrahim'in, kuddüs kuşu bahsi bulunan mektubu aldıkları zaman, aynen, hilaf-ı âdet (adet dışı), kilitli bir odasını açarken kuddüs kuşu oda içerisinde uçmağa çalışması, hem içinde bulunan mektubu, hem bizim kuşlarımıza tevafuku (denk gelmesi); ve Medrese-i Nuriye'deki şakirdlerin (takipçilerin) o mektublarımızı okumak zamanında iki çekirge mektubun başına gelip dinlemeleri, sâbık kuşlarda tevafukatına (denk gelmelerine) bu küçük kuşlar dahi hem tasdik, hem tevafuk ettikleri gibi; İnebolu'daki sadık kardeşlerimizin imzalarıyla yine mektubumuzu gecede okudukları zaman gayet heyecanlı bir tarzda bir gece kuşu onları korkutup, pencereye el atıp iki kanadı ile pencereyi döğerek lisan-ı hal ile ben de o mektubla alâkadarım, bizi alâkasız zannetmeyiniz diye yine sâbık aynı mes'eleye ve sâbık kuşların alâkadarlıklarına, büyük kuş da tam tevafuk (denk geliyor) ve tasdik ediyor.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 88 )
               
 Râbian: Medrese-i Nuriye kahramanlarından Marangoz Ahmed'in bülbülü, gül fabrikasının mübarek gülcü kâtibinin bülbülünü tasdik etmesi pek latif olmuş. Zâten baharda umum kuşlar namına nebatat (bitkiler) kafilelerinin erzak-ı hayvaniyeyi (hayvanların rızklarını) getirmelerine karşı bülbüller bir hatibdir ki; onları, kuşlar namına alkışlıyor. Risale-i Nur'un kuşlar tarafından alâkadarlıkları içinde elbette yine başta bülbül görünmek lâzım geliyordu ki, göründü.
Emirdağ Lahikası-1 ( 95 )
 
 
    RİSALE-İ NUR KUR’ANIN BİR MUCİZESİ VE ONDAN BİR NURMUŞ!
    Teşbihte hatâ olmasın, nasılki Kur'anın gayet kuvvetli ve mantıkî hakikatı, sair (diğer) dinleri felsefe-i tabiiyenin (doğa felsefesi) savletinden (musallatından) ve galebesinden (yenmesinden) kurtarıp onlara bir nokta-i istinad (dayanak noktası) oldu; taklidî ve aklın haricindeki usûllerini de bir derece muhafaza etti. Aynen öyle de: Bu zamanda onun bir mu'cizesi ve nuru olan Risale-i Nur dahi, felsefe-i maddiyeden (maddi felsefe) gelen dehşetli dalalet-i ilmiyeye (bilimsel sapkınlık) karşı avam-ı ehl-i imanın (sıradan insanların imanını) taklidî olan imanlarını, o dalalet-i ilmiyenin savletinden (istilasından) kurtarıp, umum ehl-i imana bir nokta-i istinad (dayanak noktası) ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi, zabtedilmez bir kal'a (kale) hükmüne geçmiştir ki; bu emsalsiz dehşetli dalaletler içinde, yine avam-ı mü'minînin (sıradan müminlerin) imanını şübhelerden ve İslâmiyetini hakikatsızlık vesveselerinden muhafaza ediyor.
Emirdağ Lahikası-1 ( 91 )
 
BİR NURCU HIZINI ALAMAYIP BAKIN NASIL SAÇMALIYOR AMA EN ÖNEMLİSİ SAİD NURSİNİN TAVRINA BAKIN ;
Muhterem, sevgili, mübarek kardeşlerim Risale-i Nur talebelerine beyan ediyorum ki:
 
                Risale-i Nur nurdan bir ibrişimdir ki, kâinat ve kâinattaki mevcudatın tesbihatları onda dizilmiştir. (Risale-i nur ışıktan örülü bir ipek ipliktir ki, evren ve evrendeki varlıkların ettikleri dualar onda dizilmiştir)
 
                Risale-i Nur âhize ve nâkile (ileten) ile mücehhez (techizazlı hale getirilmiş) bir radyo-yu Kur'aniyedir (Kur’ani radyodur) ki; onun tel ve lâmbaları, âyine (ayna); tel ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârane (düzenli bir şekilde) ve îcazdarane (mucizeli bir şekilde) bastedilmiştir ki; yarın her ilim ve fen adamları ve her meşreb (akım) ve meslek sahibleri ilim ve iktidarları mikdarında âlem-i gayb (gayb alemi) ve âlem-i şehadetten (görünür alemden) ve ruhaniyat âleminden ve kâinattaki cereyan eden her hâdisattan (olaylardan) haberdar olabilir.
                Risale-i Nur mü'minlere; Kur'an'dan hedaya-yı hidayet (hidayet hediyeleri), kevneyn-i saadet (dünya ve ahret mutluluğu), mazhar-ı şefaat (şefaatle şeref olma) ve feyz-i Rahman'dır (Rahman’ın feyzidir).
 
                Risale-i Nur kâinata (evrene), baharın feyzini veren bir âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) ve ayn-ı rahmet (rahmetin aynısı) ve mahz-ı hakikat (gerçeğin kaynağı) ve bir gülzar-ı gülistandır (gül ülkesinin gül bahçesidir).
 
                Risale-i Nur lütf-u Yezdan (Tanrının lütfu), kemal-i iman (tam iman), tefsir-i Kur'an (Kur’anın yorumu) ve bereket-i ihsandır (ihsan bereketidir).
 
                Risale-i Nur kâfire hazan (üzüntü), münkire (inkarcıya) tufan, dalalete (sapkınlığa) düşmandır.
 
                Risale-i Nur bir kenz-i mahfî ve bir sandukça-i cevher ve menba-i envârdır.
 
                Risale-i Nur hakaik-i Kur'an (Kur’anın gerçekleri) ve mi'rac-ı imandır (imanın miracıdır).
                Risale-i Nur Kur'an ve Hadîs'ten sonra sertac-ı evliya (ermişlerin baş tacı), sultan-ül eser (eserin sultanı) ve zübdet-ül meâni (manaların özü) ve atâyâ-yı İlahî (ilahi bağış)ve hedaya-yı Sübhanî (Allahın hediyeleri) ve feyyaz-ı Rahmanî'dir (Rahmani feyiz verendir).
 
                Risale-i Nur bir bahr-i hakaik (Gerçeklerin denizi) ve bir sırr-ı dekaik  (inceliklerin gizemi) ve kenz-ül maarif (bilginin hazinesi) ve bahr-ül mekârimdir (ikramların denizidir).
 
                Risale-i Nur hastalara şifahane-i hikmet (hikmet hastanesi) ve mâ-i zemzem (zemzem suyu), sağlara maişet-i hakikat (gerçek geçim kaynağı) ve rîh-ı reyhan (güzel kokunun rüzgarı) ve misk-i anberdir (güzel koku).
 
                Risale-i Nur mev'id-i Ahmedî (A.S.M.) (Peygamberimizin vaat ettiği) ve müjde-i Haydarî (R.A.) (Ali’nin müjdesi) ve beşaret  (müjdelemesi) ve teavün-ü Gavsî (K.S.) (Abdulkadir Geylaninin yardımı)ve tavsiye-i Gazalî (K.S.) (Gazalinin tavsiyesi) ve ihbar-ı Farukî (K.S.) (İmam Rabbaninin gaybden haber vermesi) dir.
 
                Risale-i Nur Şems-i Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın (Mucizeli beyana sahib Kur’anın güneşi)  elvan-ı seb'ası, (yedi rengi) Risale-i Nur'un menşur-u hakikatında (gerçeğin yayınlanmış hali) tam tecelli (göründüğünden)ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat (hukuk kitabı), hem bir kitab-ı dua (dua kitabı), hem bir kitab-ı hikmet (hikmet kitabı), hem bir kitab-ı ubudiyet (kulluk kitabı), hem bir kitab-ı emr ü davet (hem çağrı kitabı), hem bir kitab-ı zikir (zikir kitabı), hem bir kitab-ı fikir (hem fikir kitabı), hem bir kitab-ı hakikat (gerçek kitabı), hem bir kitab-ı tasavvuf (tasavvuf kitabı), hem bir kitab-ı mantık (mantık kitabı), hem bir kitab-ı İlm-i Kelâm (felsefe kitabı), hem bir kitab-ı İlm-i İlahiyat (Teoloji bilgisi kitabı), hem bir kitab-ı teşvik-i san'at (sanata teşvik kitabı), hem bir kitab-ı belâgat (belegat kitabı), hem bir kitab-ı isbat-ı vahdaniyet (Allahın birliğini ispat eden kitap); muarızlarına (karşı çıkanlara) bir kitab-ı ilzam (karşıdakini dellirle susturan) ve iskâttır (yere düşürendir).
 
                Risale-i Nur Kur'an semalarından (gökyüzlerinden) bir sema-yı maneviyenin (manevi gökyüzünün) güneşleri, ayları ve yıldızlarıdır. Nasılki zahiren, perde-i esbab (nedenler perdesi) olan Güneş'ten, Kamer'den (aydan) ve kevkeb-i münirden (ışık saçan yıldızdan) bütün kâinat tenevvür (aydınlanma) ve tezeyyün (süslenme) ve bütün eşya neşv ü nema (filizlenme) ve hayat buluyor. İşte Risale-i Nur da Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'dan (Mucile Kur’anın açıklaması) alıp saçtığı şualarla bütün âleme hayat ve âdeme kâmil insan ve kulûbe (kalplere) neş'e-i iman (iman kaynağı) ve ukûle (akıllara) yakîn (kesin) bir itminan (doyum) ve efkâra (düşüncelere) inkişaf-ı iman (iman açılımı) ve nüfusa (canlara) teslim-i rıza (rıza teslimi) ve candır. O sema-yı maneviyeyi (manevi gökyüzü) bazan ve zahiren bihaseb-il hikmet (hikmet hasebiyle) âfâkî  (ufuklarda olan)bir bulut kütlesi kaplar. O celalli (şidettli) sehabdan (buluttan) öyle bir baran-ı feyz-i rahmet (rahmet feyzinin yağmuru) takattur (damla damla olur) eder ki; sünbüllenmeye (başaklanmaya) müstaid (hazır) tohumlar, çekirdekler, habbeler o sıkıcı ve dar âlemde gerçi muzdarib (maruz kalır) olurlar, o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtarlar; o anda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaziyetinde beklemesi bir imtihan-ı Rabbanî (tanrısal sınav) ve bir inkişaf-ı feyezanî (feyizli bir açılım) ve bir rahmet-i nuranîdir (nurlu bir rahmettir) ki; evvelceki bir habbe (tohum); bir çekirdek yeniden taze bir hayata iştiyakla (şevkle) ve neş'e-i inkişafla (açılımın kaynağı ile) meyvedar (meyve veren) koca bir ağaç suretini alır ve يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar (nail) olurlar.
                Evet yirmi senedir devam eden şu mevsim-i şita (kış mevsimi), inşâallahü teâlâ nihayet bulmuş ola... Dünyaya yeni ve feyizli bir fasl-ı nevbahar (ilkbahar mevsimi) gele ve âlemin yüzü nur ile güle...
 
                Risale-i Nur Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın (mucizeli Kur’anın açıklamasının) taht-ı tasarrufunda (çekip çevirmesinde) olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ kavl-i şerifinin (şerefli sözün) îma ve işaratından (işaretlerinden) şu devrede Türk lisanının sadmeler (darbeler) geçirmesine bakılırsa, "Risale-i Nur", Türkçe'de, lisan üzerinde de imam olacağına; yani yarın hâlis Türkçe olan Risale-i Nur'un kesb-i imtiyaz (imtiyaz kazanma) edip diğerlerini terkedeceklerine dair işaret-i Kur'aniyedendir (Kur’ani işaret) demiş olsam hata etmemiş olurum zannederim.
 
                Başta Üstadımız olduğu halde bilumum (bütün) kardeşlerimize samimî selâmlarımla arz-ı hürmetler eyler, mübarek bayramlarını tebrik ve tes'id  (mutluluklar dilemek)eylerim. Üstadım hakkında bir şey yazamadım. Çünki veraset-i Muhammediye (A.S.M.)  (Muhammed a.s’ın varıs kılmaı) makamında olan bir zât-ı âlîkadr (güç sahibi kişi) hakkında ne diyebilirim? Ona Hasan Feyzi Efendi kardeşimizin sözlerini tekrar etmekten başka bir şey bilmem.
 
Milas ve havalisi Risale-i Nur talebeleri namına duanıza muhtaç
Halil İbrahim (R.H.)
 
                [Halil İbrahim'in Risale-i Nur hakkındaki parlak fıkrasının sonunda kaydedilip, ikisi beraber Emirdağı mektublarının âhirlerinde kaydedersiniz. Bu zât, Risale-i Nur'un çok eski ve çok sadık ve çok fedakâr bir şakirdidir, Risale-i Nur'a hitab ederek bu mektubu yazmış.
هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
 
Said Nursî
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 97 - 99 )
 
 Cevap: Yukarıdaki satırlardan açık açık anlaşılıyor ki Risale-i Nur NURCULAR nezdinde kesinlikle vahiy yoluyla Allah’tan gelmiş bir kitaptır. Emirdağ Lahikasında geçen bu övgüleri Said NURSİ eleştirmek yerine başım gözüm üstüne diyerek kabul etmiş hatta kitabının konulacağı münasip yeri dahi söylemektedir. Yukarıdaki satırlara göre Risale-i Nur’un vasıflarına bakalım:
 
1-    Evrendeki bütün varlıkların tesbihatlarını içeren NUR’dan bir ipekli iplikmiş! Oysa Allah ne diyor: HİÇBİR ŞEY YOKTUR Kİ HAMD İLE RABLERİNİ TESPİH ETMİŞ OLMASIN FAKAT SİZ ONLARIN TESBİHLERİNİ ANLAYAMAZSINIZ İsra Suresi 44. Allah bizlerin evrende tesbih eden ne varsa hiçbirinin tesbihini anlayamayacağımızı söylerken bu Nurcu tam tersini söylüyor tüm varlığın tesbihlerinin Risale-i Nurda kayıtlı olduğunu iddia ediyor! Zira eğer Risale-i Nurda bu yazılıysa Said NURSİ’nin evrendeki varlıkların tesbihlerinide iddia etmiş oluyor oysa Allah tam tersini söylüyor.
2-    Risale-i Nur’un kelimeleri özellikle mucizeli bir şekilde yazılmış gayb âleminden olsun tüm bilim dallarından olsun bir insan haberdar olabilir miş! Bu apaçık KUTSAL kitap olma iddiasıdır!
3-    Risale-i Nur şefaatçiymiş! Başka neymiş dünya ve ahret mutluluğuymuş ama ne hikmetse sahibini hapisten hapise göndermiş. Başkalarına mutluluk kaynağı olan ne hikmetse sahibine o mutluluğu çok görmüş!
4-    Risale-i Nur gizli bir hazine, mücevher sandığı ve Nurların kaynağıymış.
5-    Risale-i Nur Kur’anın bir mucizesi hatta İman Mi’racıymış!
6-    Risale-i Nur Kur’an ve Hadislerden sonra bir kaynak, Allah’ın bir bahşı, Rahmanın feyiz veren bir kitabıymış!
7-    Risale-i Nur peygamberimizin vaad ettiği, Hz. Ali’nin müjdesi ve Abdulkadir Geylaninin gaybden haberlediği şeydir!
8-    İbrahim Suresinde geçen “biz bir peygamberi ancak toplumunun diliyle gönderirizki onlara açıklasın diye” ayetini bile Risale-i Nur’la ilişkilendirebilmiş ve en sonunda yine Kur’an’dan bir ayet olan “Bu bana rabbimden bir ödüldür” sözüyle bitirerek yazdıklarının ve söylediklerinin Allah kelamı olduğunu da böylelikle ikrar etmiş oluyor. Hiçbir tefsir âlimi yazdığı eseri için bu tarz iddialarla süslememiştir.
 
Biz günümüz Türkçesiyle bu kadarını saydığımız nitelikleri Emirdağ Lahikasının ilgili bölümündeki orijinal metninde okuyucular daha fazlasını bulabilir. Bu satırlar apaçık gösteriyor ki Risale-i Nur tefsir falan değil apaçık Allah’tan gelen bir kitaptır(!) ve Allah’ta bu sahtekarlara şöyle yanıt veriyor :
 
·          Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
SAÇMALARIYLA FITRATI KİRLETEN BİR NURCUNUN DİĞER BİR ŞİİRSEL HEZEYANI
         Mazhar-ı esma (isimlerin şerefi) u sıfât-ı Bedîüzzaman'dır (zamanın harikasının sıfatıdır) bu
         Mev'ûd-u risaletten (peygamberlik sözünün) bizlere fazl-ı ihsandır (ihsan ikramı) bu
         Kenz-i mahfîde (gizli hazinede) muhit-i mekteb-i irfandır (bilgi okulunu kuşatan) bu
         Hava-i zulmette (karanlık havada) işrak (ışıyan) eden şems-i tâbândır (parlayan) bu
 
         Mişkât-ı misbahtan (kandil lambası) menşur-u hakikat-ı Kur'andır (Kur’an gerçeğinin yayımı) bu
         Mevsim-i a'sarda (yüzyıllar mevsiminde) yekta (biricik) bir gülistandır (gül ülkesidir) bu
         İrşad-ı feth-i keşifte (keşif fethini gösteren) serencam-ı hidayettir (hidayet macerası) bu
         Sefine-i necatta (kurtuluş gemisi) sırr-ı menzile (gizemli noktaya) vusule (varmaya) kaptandır bu
 
         Leyle-i zulmet-i cehilde (cahillik karanlığının gecesi) nur-u çırağ-ı Yezdan'dır (tanrının ışık saçan çırası) bu
         Gamgin (gamlı) gönüllerde behçet-i ferahfeza-yı şâdümandır (mutluluğu artıran sevinç) bu
         Şems-i Kur'andan (Kur’an’ın güneşinden) akseden (yansıyan) nur-u irfandır (bilgi ışığıdır) bu
         Sultan-ül eser (eser sultanı) ve zübdet-ül meâni (anlamların özü) tefsir-i Furkan'dır (Kur’anın yorumu) bu
 
         Şeref-i Ehl-i Beyt (Peygamberimizin ailesinin onuru)  ve teşci-i Gavs-ı A'zam'dır (Abdulkadir Geylaninin cesaret vermesi) bu
         Etba-i Ehl-i Sünnet (Ehli Sünnetin takipçilerinin) ve iklim-i marifette (bilgi ikliminde) sultandır bu
         Maden-i marifet (bilgi madeni) ve ibraz-ı şefkatte (şefkatin açığa çıkmasında)  ümm-ül enamdır (insanların anası) bu
         Cism-i velayette (ermişliğin bedeni) evliyaya (ermişlere) ruhfeza-yı candır (cana ruh veren) bu
 
         Kevkeb-i muhakkikînde (araştırıcıların yıldızı) mü'minlere atâ-yı Sübhan'dır  (Allah’ın vermesiyle) bu
         Vahdet-i mevcud (varlığın birliği) ve râhının (yolunun) semasında (gökyüzünde) kehkeşandır (Samanyolu) bu
         İlm ü marifet (marifet ve ilim) bahrinde (denizinde) dürr-i yekta-yı mercandır (biricik inci ve mercan) bu
         İlm ü hakikatta (hakikat bilgisinde) şu'ledar (ışıklandıran) mâhitab-ı âhirzamandır (ahirzaman ayışığı) bu
 
         Müstağrak-ı envâr-ı safada (gönül şenliğinde ışıklara dalma yeri) gelen bahardandır bu
         Teslim-i rıza ve nezahet-i istiğnada (hiçbirşeye ihtiyaç duymama inceliği) aynı iz'andır (basiret gözü)  bu
         Risale-i Nur talebelerine hakikat-ı kıble-i imandır (iman kıblesinin gerçeği) bu!..
 
Halil İbrahim (R.H.) Risale-i Nur
 
         Bu Nur eser tefsiridir o semavî kitabın
         İlân eder hakikatı, emr-i hakkı bildirir
         İsyanlara, zulümlere maruz olan cihanın
         Bu asırda gözyaşını nur saçarak dindirir.
 
         Bu eserdir muzdarib gönüllere teselli
         Bu kararsız âlemin her buhranında nur saçar
         Bu eserdir her zulmette selâmetin rehberi
         Ehl-i iman bu sayede, bu eserle hür yaşar...
 
         Masumlara bir öğüttür, gençlerin de rehberi
         Her mazluma "Ağlama" der, güleceksin yarın sen
         Tesellisi çok yücedir, ibretlidir dersleri
         Beli bükük ihtiyara müjde verir derinden!
 
         Bu eserdir insanları dehşetlerden dûr (uzak) eden
         Kudret eli hâmisidir (koruyanıdır), hayret-feza (şaşırtıcı) hükmü var
         Muannidler (inatçılar) teslim olur hükmüne mağrur iken
         Her serseri feylesofu meftun (kendine bağlar) eden nuru var!
 
         Bu nur eser her bilginin, her mü'minin sertacı (baş tacı)
         Derdlilerin dermanıdır, her münkiri (inkarcıyı) tokatlar
         Şirklerin hem hedimidir (yıkıcısıdır), hem her kaygu ilâcı
         Zındık, zalim ilişirse başında volkan patlar!
 
         Ey güç yetmez dehşet veren haletlerden ağlayan
         Fânilere aldanarak kırıldıkça bağırma
         Ey zâilden (yok olandan), âcizlerden meded (yardım) umup bağlanan
         Gir bu Nur'un âlemine, fânileri çağırma...
 
         Ayıl artık gaflet sarhoşluğundan, durma uyan
         Hevesatın (heveslerin) bir ejderdir, kalbini kemirecek
         Yarın mes'ud olacaktır yoklukta Hakk'ı bulan
         Nur'a ver nakd-i ömrü (ömür sermayesini) , yarın sana verilecek
          Huzuruna uhrada (ahrette) ihtişamlar serilecek.
 
Risale-i Nur'un kusurlu hâdimi (hizmetkarı)
Zekâi
Emirdağ Lahikası-1 ( 100 - 101 )
 
SAİD NURSİ HIZINI ALAMAYIP KERAMETİ KENDİNDEN MENKUL ŞEYLERİ BAKIN NASIL SÖYLÜYOR :
Ve âlem-i İslâmın (İslam dünyasının) bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ittihamlarını (suçlamalarını) izale (gidermek) etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar (uyarma) edildi.
 
         Ben dünyanın halini bilmiyorum, fakat Avrupa'da istilakârane (istilacı bir şekilde) hükmeden ve edyan-ı semaviyeye (semavi dinlere) dayanmayan dehşetli cereyanın (akımın) istilasına karşı Risale-i Nur hakikatları (gerçekleri) bir kal'a (kale) olduğu gibi; âlem-i İslâmın ve Asya kıt'asının hal-i hazırdaki itiraz ve ittihamını (suçlamasını) izale (giderme) ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini (kardeşliğini) iade etmeğe vesile olan bir mu'cize-i Kur'aniyedir. (Kur’ani)  Bu memleketin vatanperver siyasîleri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur'u tab'ederek  (basarak) resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belaya karşı siper olsun.
 
         Acaba bu yirmi sene zarfında iman-ı tahkikîyi (araştırmaya dayanan inanç) pek kuvvetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı, bu dehşetli asırda acib inkılab (devrim) ve infilâklarda (patlamalarda) bu mübarek vatan, Kur'anını, imanını dehşetli sadmelerden (darbelerden) tam muhafaza edebilir miydi? Her ne ise... Risale-i Nur'a, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahanesiyle tecavüz edilmez, daha kimseyi o bahane ile inandıramazlar. Fakat cepheyi değiştirip, din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid'a (dine sonradan katılan şey)  tarafdarı veya enaniyetli (bencil) sofi-meşreblileri (tarikatçı mantık sahipleri) bazı kurnazlıklarla Risale-i Nur'a karşı -iki sene evvel İstanbul'da ve Denizli civarında olduğu gibi- istimal (kullanmak) etmek ve Risale-i Nur'a ve……………..
Emirdağ Lahikası-1 ( 102 )
 
SAİD NURSİ BAKIN YAZDIĞI KİTABI KUR’AN’LA NASIL BİR TUTUYOR :
Elcevab: Başta Âyet-ül Kübra meratib-i imaniye (imanın mertebeleri) bahislerinde ve âhire (sona)  yakın müceddid-i elf-i sâni (ikinci bin yılın yenileyicisi) İmam-ı Rabbanî beyanı ve hükmü ki: "Bütün tarîkatların müntehası (bitiş noktası) ve en büyük maksadları, hakaik-i imaniyenin (inanç gerçeklerinin) inkişafıdır (açılımıdır). Ve bir mes'ele-i imaniyenin (inanç sorununun)  kat'iyyetle vuzuhu (açıklığa kavuşturmak), bin kerametlerden ve keşfiyatlardan (keşiflerden) daha iyidir." ve Âyet-ül Kübra'nın en âhirdeki (sondaki) ve Lâhika'dan alınan o mektubun parçası ve tamamının beyanatı cevab olduğu gibi, Meyve Risalesi'nin tekrarat-ı Kur'aniye (Kur’ani tekrarların) hakkında Onuncu Mes'elesi, tevhid ve iman rükünleri hakkında tekrarlı ve kesretli (bol) tahşidat-ı Kur'aniyenin (Kur’anî birikimlerin) hikmeti, aynen bitamamiha (tamamiyle)  onun hakikî tefsiri olan Risale-i Nur'da cereyan (gerçekleşmesi)  etmesi de cevabdır.
Emirdağ Lahikası-1 ( 103 )
Cevap: Said NURSİ yazdığı eseri Kur’an’la o derece yarıştırıyor ki Kur’an’daki üslubun aynısının kendi kitabında da olduğunu söylüyor hatta bununla kitabının kutsal olduğuna delil olarak gösteriyor. Bu apaçık Kur’an’a nazire yapmaktan başka bir şey değildir. Yine Allah’ın şu ayetiyle cevap veriyoruz:
·              Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
RİSALE-İ NURA YANGINLAR BİLE BİR ŞEY YAPMIYOR OKUYUN !
 
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
         Size, manidar (manalı) ve acib ve Risale-i Nur'un talebeleriyle ve Risale-i Nur ve Âyet-ül Kübra'nın kerametiyle ve ehl-i dünyanın ilişmek niyetleriyle alâkadar, karşımda eskiden belediye bulunan hükûmet dairelerinden birisi, hiçbir şey kurtulmayarak, hiç görmediğimiz acib bir parlamakla gecenin en soğuk bir vaktinde üç saat Cehennem gibi yandığı halde; tam bitişiğinde, Risale-i Nur'un Çalışkanlarından bir talebesi ve yine iki kardeşinin, masum Ceylan'ın sermayelerinin kısm-ı a'zamı (en büyük bölümü) bulunan büyük mağazaları, o yangın yeri ile iki küçük dükkân fasıla ile o dehşetli yangın bütün şiddetiyle mağazaya doğru gelirken bîçare Ceylan yanıma geldi, dedi: "Biz yanıyoruz, mahvolduk." Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyet-ül Kübra'nın bir kısım matbu' (basılı) nüshalarını yanıma getirmek için söyledim, fakat getirmedi. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştı. Ben de Risale-i Nur'u ve Âyet-ül Kübra'yı şefaatçı yapıp: "Ya Rabbi kurtar" dedim. Üç saat o dehşetli yangın hücumunda bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktırdı. Risale-i Nur'un ve Âyet-ül Kübra'nın hıfzında olan mağazaya kat'iyyen ilişmedi ve altındaki şakirdin dükkânı da müstesna olarak sağlam kaldı. Yalnız ahali camlarını kırdılar. Eğer ahali ilişmeseydi, eşyalarını almasaydılar, hiçbir zarar olmayacaktı.
 
         İşte Isparta halıcıhanesinin yangını ile, Risale-i Nur'un derslerine köşklerini tahsis eden zâtların o dehşetli yangınla bitişik iki kardeşinin iki hanesinin kurtulması Risale-i Nur'un bir kerameti olduğu gibi; Kastamonu'da aynen bu Emirdağı yangını gibi, orada karşımdaki dehşetli bir yangının ittisalindeki Risale-i Nur şakirdlerinden Hâfız Ahmed'in evi hârika bir surette kurtulması ve hemşiresinin üçüncü kat yangın içinde hârika bir tarzda, hem elmas ve altun mücevheratını, hem canını Risale-i Nur'un berekâtıyla kurtarması misillü (gibi); burada da bu yangında, Risale-i Nur'un çalışkan talebelerinden ve Çalışkan Hanedanından üç kardeş olarak dört zâtın o dehşetli yangından kurtulması, Risale-i Nur'un ve Âyet-ül Kübra'nın bir kerameti olduğuna hem benim, hem onların, hem sair kardeşlerimizin kat'î kanaatımız geldi. Burada eksik olmayan az bir rüzgâr esseydi, o çarşı dükkânlarının ekserisini yandırabilirdi. Hattâ Âyet-ül Kübra mağazasından on-onbeş dükkân tâ uzakta eşyalarını çıkarıp kaçırdılar.
 
         Bazı emarelerle, Sandıklı'da, hem Afyon, Kütahya ortasında, Risale-i Nur'a ve yeni mektublarımı elde etmeleriyle bana karşı bir ilişmek emareleri göründü. O iki hâdisede, İstanbul hâdiseleriyle tokat yediler. Bu defa, niyetlerinde bana ilişmek cezası olarak bu tokat geldi, inşâallah o niyetten onları vazgeçirdi ve korkutup susturdu.
 
         Kardeşlerim! Sizin zekâvetiniz ve tedbiriniz, benim tesanüdünüz (yardımlaşmanız) hakkında nasihatıma ihtiyaç bırakmıyor. Fakat bu âhirde hissettim ki, Risale-i Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) tesanüdlerine (dayanışmalarına)  zarar vermek için birbirinin hakkında sû'-i zan verdiriyorlar, tâ birbirini ittiham (suçlasın) etsin. Belki filan talebe bize casusluk ediyor, der; tâ bir inşikak (ayrılma) düşsün. Dikkat ediniz; gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız. Fenalığa karşı iyilikle mukabele ediniz. Fakat çok ihtiyat ediniz, sır vermeyiniz. Zâten sırrımız yok, fakat vehhamlar (korkular üreten) çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor; ıslahına çalışınız, perdeyi yırtmayınız. Sizin, hususan Isparta medresesindeki tesanüdünüz (dayanışmanız); hem Risale-i Nur'u, hem şakirdlerini (takipçileriniz), hem bu memleketin yüzünü ak etmiş. Ve her tarafta Risale-i Nur'a çalıştıran ehemmiyetli bir sebeb, tesanüdünüzdür (dayanışmanızdır) ve şevk ve gayretinizdir. Cenab-ı Hak sizleri bu hizmet-i imaniyede (iman hizmetinde) daim ve muvaffak eylesin, âmîn âmîn.
 
         Umum (tüm) kardeşlerime taife taife, birer birer selâm ve dua; ve dualarını rica ediyoruz.
 
Said Nursî
Emirdağ Lahikası-1 ( 107 - 109 )
Evvelâ: Sizin muvaffakıyetinizi ve sebatınızı ve Yirmidokuzuncu Söz'ün elifler kerametini muhafazasıyla mumlu kâğıtlara yazılmasını ve çalışmanıza fütur (yılgınlık) gelmemesini ruh u canımızla tebrik ediyoruz.
 
                 Sâniyen: Dört saat ifademi almakla, pek çok emsalsiz bir sıkıntı çektiğim on saat sonra, âdeta aynı zamanda iki milyon lira zarar veren maarif yangını gösterdi ki; Risale-i Nur belaların def'ine bir vesiledir ki; Nurlara hücum edildi, bela yol buldu geldi.
 
                 Sâlisen: Risale-i Nur'un kerameti olarak yangına dair yazılan bir parça, bir haftadan beri size göndermek için bekliyordu. Çünki ziyade evhamlarından (korkularından) postahanelere çok dikkat ettiklerinden posta ile göndermedik. Sizin de mahkemece hakikî vaziyetinizi merak ediyoruz. Kardeşimiz Burhan'ın bir küçük musibeti varmış diye yazıyor, ne imiş? Merak ettik. Cenab-ı Hak def'etsin. Hem Re'fet Bey, hem Abdullah Çavuş'un mektublarından çok memnun oldum. Onlara hususan selâm ediyorum. Umuma selâm.
Kardeşiniz
Said Nursî
Emirdağ Lahikası-1 ( 283 )
 
Risale-i Nur'a ve şakirdlerine (takipçilerine) taarruzun (saldırının) aynı zamanında gelmesi, elbette bunda tesadüf olamaz. Demek bu vatanın ve milletin ve asayişin büyük bir temel taşı olan Risale-i Nur'un hakikatlarıdır (gerçekleridir) ki; böyle vukuatlı (olaylı) tokatlarla bu milletin nazar-ı dikkatini Kur'anın hakikî ve hakikatlı ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur'a çeviriyor; milleti ona teşvik edip muarızlarına şefkat tokadı vuruyor.
 
         Şimdi nasıl sadaka belayı def'ediyor (yok ediyor), öyle de: Risale-i Nur, bu memlekette belanın def'ine (giderilmesine) vesile olduğu çok hâdiselerle tahakkuk etmiş. Bu defa da Risale-i Nur'a hücum edildiğinin aynı zamanda bu yangın belasının gelmesi, Risale-i Nur belanın def'ine vesile olduğunu isbat ediyor.
 
* * *
 
         Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
         Nasılki Eğirdir'de Asâ-yı Musa'yı müsadere (toplatan) eden ve mahkemeye veren adam kendisi iki sene hapis cezasıyla tokat yedi ve Hüsrev'e hiddetle bir ay ceza veren hâkimin istifaya mecbur olmasıyla ve refikasının (eşinin) oradan müfarakatıyla  (ayrılmasıyla) bir nevi tokat yemesi gibi, aynen burada dahi size leffen (sarılı) gönderdiğimiz puslada yazılan tokatlar kat'î gösteriyorlar ki; biz, bir himayet (koruma) ve inayet (yardım) altındayız. Bize ilişenler âhirette şiddetli tokatlar yiyecekleri gibi, dünyada dahi bir kısmı çabuk çarpılır. Hem bu defa, bize hücumların aynı zamanında kış çok hiddet etti, şiddetli soğuk ve fırtına ile havanın kızdığını gösterdiği gibi; hücumları durmasıyla ve Nurcuların ferahlanmasıyla (sevinmesiyle) bu zemherir (soğuk fırtına)  günleri nevruz günleri gibi gülmeye başladı. O tebessüm, devamla manevî bir müjde ve teselli veriyor kanaatındayız. Bu defa puslada yazıldığı gibi, hiç bir şeytanın da kimseyi kandıramadığı acib ve maskaraca bir iftira etmekle teveccüh-ü ammeyi (genel yönelme) hakkımızda kırmaya çalışan resmî polisler, aynı zamanda tokatlarını yemesiyle gösteriyor ki; bize hücum edenler, iftiradan başka hiç çare bulamıyorlar, başka çareleri kalmamış. Hem biz de çok dikkat ve ihtiyat etmeye, böyle şayialara ehemmiyet vermemeye mecbur oluyoruz.
 
* * *
Emirdağ Lahikası-1 ( 288 )
 
 Cevap: Elbette belaları defedecek olan yalnız Allah’tır bakın bu hususta Allah ne diyor :
 
 Dua ettiği zaman darda kalana kim cevap verir ve kim musibeti kaldırır, sizi yeryüzünün halifeleri kıldı Allah’la beraber başka bir ilah mı? Ne kadar az düşünüyorsunuz. Neml Suresi 62
 De ki sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarır onu yalvararak ve gizlice çağırırsınız eğer bizi bu sıkıntıdan kurtarırsan biz gerçekten şükredenlerden oluruz. Deki sizi o karanlıklardanda ve hertürlü sıkıntıdanda Allah kurtarır ama siz yine ona ortak koşarsınız!
En’am Suresi 63, 64
 
 Said NURSİ kitabının belaları defedeceğini iddia ederek kitabını resmen Allah’a ortak koşmaktadır ki esasen sadece kitabını değil kendisini bile Allah’a ortak koşacak kadar zaman zaman ileri gitmektedir. öyleki kendi yazdığı kitabı Allah’a atfederek onu ŞEFAATÇİ bile edinmektedir.
 
SAİD NURSİ BAKIN KENDİSİNE VAHİY GELDİĞİNİ NASIL DOLAYLI OLARAK İDDİA EDİYOR!
Râbian: İşaret-i gaybiye (gaybi işaretle) ile, altmışdörtte Risale-i Nur te'lifçe tamam olur diye haber-i gaybiyeyi (gaybi haber vermeyi) iki hal tasdik ediyor:
 
                 Birincisi: Çok mühim noktalar hatıra geldiği halde, risaleyi te'lif cihetine sevkedilmiyorum.
 
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 110 )
İŞTE BUDA ALLAH’IN CEVABI :
·              Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
 
HASAN FEYZİ ADLI ŞARLATAN NURCU BAKIN RİSALE-İ NUR’U NASIL İLAHLAŞTIRIYOR!
 
         Ahmed yaratılmış o büyük Nur-u Ehad'den (Allah’ın Nurundan)
         Her zerrede nurdur o ezelden hem ebedden
 
         Bir nur ki odur hem yüce hem lâ-yetenahî (bitmeyen)
         Ol Fahr-i Cihan (Cihanın övüncü) Hazret-i Mahbub-u İlahî (İlahi sevgili)
 
         Parlattı cihanı bu güzel Nur-u Muhammed (A.S.M.)
         Halkolmasa, olmaz idi bir zerre ve bir ferd
 
         Ol nuru ânın, her yeri her zerreyi sarmış
         Baştan başa her dem bu kesif (yoğun) zulmeti (karanlığı)yarmış
         Bir nur ki odur sade ve hem lâ-yetezelzel (sarsılmayan)
         Âri (saf) ve berî (temiz) cümleden üstün ve mükemmel
 
         Bir nur ki bütün zerrede ancak o nümayan (parlayan)
         Bir nur ki verir kalblere hem aşk ile iman
 
         Bir nur ki eğer olmasa ol nur hele bir an
         Baştan başa zulmette (karanlıkta) kalır hem de bu ekvan (alemler)
 
         Bir nur ki değil öyle muhat (kuşatılan), hem dahi mahsur (etrafı sarılmış)
         Bir nur ki eder kalbi de pürnur (nur dolu), çeşmi (gözüde) de pürnur (ışık dolu)
 
         Bir lem'adır (parıldama) andan, şu büyük şems (güneş) ve kamerler (aylar)
 
         Hep işte o nurdan bu acaib koca âlem
         Halk oldu (yaratıldı) o nurdan yine Cennet'le Cehennem
 
         Şekk (şüphe) yok ki o nurdur okunan Hazret-i Kur'an
         Ol nur-u ezel (başlangıcı olmayanın ışığı) hem sebeb-i hilkat-ı insan (insanın yaratılış nedeni)
 
         Her şeye odur mebde' (başlangıcı) ve asıl ve esas hem
         Ondan görünür nev'-i beşer (beşer türü) böyle mükerrem (ikram görmüş)
 
         Bir zerre değil, bahr-i muhit (okyanus) o bahr-i münirden (aydınlatıcı deniz)
         Hem nasıl beşer hiç kalıyor hepsi de birden
 
         Şekk (şüphe) yok ki cihan, katre-i nurundan (ışığın damlasından) o nurun
         Şekk (şüphe) yok ki bu can, zerre-i nurundan (ışık zerresinden) o nurun
 
         Sönsün diye üflense, o derya gibi kaynar
         Söndürmeğe hem kimde aceb zerre mecal var
         Söndürmeğe kalkmıştı asırlar dolu küffar (kafirler)
         Kahreyledi her hepsini ol Hazret-i Kahhar (Allah)
 
         Hep sönmüş asırlar, yanıyor sönmeden ol
         Tarihe sorun, kimdir o nur, hem kim imiş menfur (nefret edilen)
 
         Alnında yanan Nur-u Muhammed'di (Muhammed’in ışığıydı) Halil'in (hz. İbrahimin)
         Yetmezdi gücü, bakmağa her çeşm-i alîlin (hastalıklı göz)
 
         Görseydi Resul'ün o güzel nurunu, Nemrud
         Yakmazdı o dem (an), nârını (ateşini) ol kâfir-i matrud (kovulmuş kafir)
 
         Bir sivrisinek öldürüyor o şah-ı cihanı (!) (dünya kralını)
         Atmıştı Halil'i ateşe çünki o câni
 
         Bir perde açıp söyledi Hak gizli kelâmdan
         Ol ateşe bahseyledi hem berd ü selâmdan (serinlik ve esenlik)
 
         "Dostum ve Resulüm yüce İbrahim'i ey nâr (ateş)
         At âdetini, yakma bugün, sen onu zinhar(asla)!"
 
         Bir gizli hitab geldi de ol dem yine Hak'tan
         Bir abd-i mükerrem (keramet ehli kul) dahi kurtuldu bıçaktan
 
         Ol nurdan için Yunus'u hıfzeyledi (korudu) ol hut (balık)
         Ol nur ile kahreyledi hem kavmini ol Lut
 
         Ol hüsn-ü cemal, eyledi âlemleri hayran
         Nerden onu bulmuş, acaba Yusuf-u Ken'an
 
         Hikmet nedir, ol derdlere sabreyledi Eyyub
         Hem sırrı nedir, Yusuf için ağladı Ya'kub
         Öldükçe dirildikçe neden duymadı bir his
         Ol namlı nebi, şanlı şehid Hazret-i Cercis
 
         Hasretle neden ağladılar Âdem ve Havva
         Kimdendi bu yıllarca süren koskoca dava
 
         Hem âh, neden terkedilip Ravza-i Cennet (cennet bahçesi)
         Bir dâr-ı karar (yerleşme yeri) oldu neden âlem-i mihnet (sıkıntı dünyası)
 
         Nur şehri olan Tur'da o dem (an) Hazret-i Musa
         Esrar-ı kelâm (sözün sırları) hep çözülüp buldu tecella (görünüm)
 
         Bir parça Zebur'dan okusa Hazret-i Davud
         Başlardı hemen sanki büyük mahşer-i mev'ud (vaat edilen mahşer)
 
         Bilmem ki neden, yel ve sular hep onu dinler
         Bilmem ki neden, hep işiten âh! diye inler
 
         Mahluku bütün kendine râmetti (bağladı) Süleyman
         Nerdendi bu kuvvet, ona kimdendi bu ferman
 
         Yellerle uçan şanlı büyük taht-ı mukaddes (kutsal taht)
         Esrar-ı ezelden (başlangıcı olmayan sırlardan) o da duymuş yine bir ses
 
         Ol hangi acib sır ki, çıkar göklere İsa
         Kimdir çekilen çarmıha, kimdir yine Yuda
 
         Nur derdi için tahtını terkeyledi Edhem
         Bir başkasının tahtı olur derdine merhem
 
         Çok şahs-ı veli (ermiş kişi), nur ile hem etti kanaat
         Çok şahs-ı denî (alçak kişi), nur ile hem buldu keramet
         Her hepsi de pervanesi, üftadesi (tutkunu) nurun
         Her hepsi muamma (gizem), gücü yetmez bu şuurun
 
         Fillerle varıp Kâ'be'ye hem Ebrehe zalim
         İsterdi ki yapsın nice bin türlü mezalim
 
         İsterdi ki o beyt (ev) yıkılıp şöhreti sönsün
         Halk Kâ'be'yi terkederek kiliseye dönsün
 
         İsterdi ki çeksin doğacak nura bir sed
         Hem doğmadan ölsün diye Mahbub-u Müebbed (sonsuzlaştırılmış sevgili)
 
         Günlerce gidip Kâ'be'ye hem yaklaşan ordu
         Birdenbire bir tehlike sezmiş gibi durdu
 
         Sür'atle gelip bir sürü kuş, semt-i bahrden (deniz tarafından)
         Taş harbine başlar pek acib hepsi birden
 
         İndikçe havadan o muamma (gizemli) gibi taşlar
         Cansız yıkılıp yerlere yatmış nice başlar
 
         Şahıyla beraber kocaman orduyu Mevlâ
         Olsun diye Mahbub'a (sevgiliye) nişan, eyledi mevta (ölüler)
 
         Hem kavm-i Kureyş, söndürelim derken o nuru
         Erkek ve kadın, cümlesinin kaçtı huzuru
 
         Müşrik ve muvahhid, iki fırka olup urban (şehir)
         Yıllarca dökülmüş yine üstüne bir kan
 
         Şakk (yarıldı) etti Kamer, Fahr-i Beşer (insanlığın övünç kaynağı), ol yüce Server
         Her yerde ve her anda onun nuru muzaffer
         Kur'andı kavli (sözü), nurdu yolu, ümmeti mutlu
         Ümmet olanın kalbi bütün nur ile doldu
 
         Çekmezdi keder, ol sözü cevher, özü kevser
         Ol Sure-i Kevser, dedi a'dasına (düşmanlarına) "ebter!" (soyu kesik)
 
         Ol Şems-i Ezel'den (Başlangıcı olmayanın güneşinden) kaçınan ol kuru başlar
         Gayya-i Cehennem'de (Cehennem kuyusunda) bütün yakmış ateşler
 
         Bitmişti nefes, çıkmadı ses, bıktı da herkes
         Ol nura varıp baş eğerek hem dediler pes
 
         İdraki olan kafile ayrıldı Kureyş'ten
         Feyz almak için doğmuş olan şanlı güneşten
 
         Ol kevser-i Ahmed'den içip herbiri tas tas
         Olmuştu o gün sanki mücella (cilalanmış) birer elmas
 
         Ol başlara taç, derde ilâç, mürşid-i âlem (dünyanın rehberi)
         Eylerdi nazar bunlara nuruyla demadem (an be an)
 
         Bunlardı o a'dayı (düşmanları) boğan bir alay arslan
         Hak uğruna, nur uğruna olmuş çoğu kurban
 
         Bunlardan o gün ehl-i nifak (münafıklar) cümle kaçardı
         Müşrik ise, ol aklı anın kalmaz uçardı
 
         Bunlardı o Peygamberin ashabı ve âli
         Dünyada ve ukbada (ahrette) da hem şanları âlî (yüce)
 
         Tavsif (sıfatlandırıyor) ediyor bunları hep şöylece Kur'an:
         Sulh (barış) vakti koyun, kavgada kükrek birer arslan
         Hep yüzleri pâk, sözleri hak, yolları haktı
         Merkebleri yeller gibi Düldül'dü, Burak'tı
 
         Bir cezbe-i "Yâ Hayy!" (ya hayy diyerek coşkuya gelmek)  ile seller gibi aktı
         A'daya (düşmanlara) varıp herbiri şimşek gibi çaktı
 
         Bunlardı o gün halka-i tevhidi (tevhid halkasını) kuranlar
         Bunlardı o gün baltalayıp küfrü kıranlar
 
         Bunlardı mübarek yüce cem'iyet-i şûra (şura heyeti)
         Bunlardı o nurdan dizilen halka-i Kübra (en büyük halka)
 
         Bunlardı alan Suriye, Irak, ülke-i Kisra (iran şahının ülkesi)
         Bunlarla ziyadar (ışıklı) o karanlık koca sahra
 
         Bunlardı veren hasta, alîl (hastalıklı) gözlere bir fer (güç)
         Bunlardı o tarihe geçen şanlı Gazanfer (arslan)
 
         Her hepsi de bir zerre-i nuru (ışık parçacığı) o Habib'in
         Her an görünür gözlere ondan nice yüzbin
 
         Nur altına girmiş bulunan türlü cemaat
         Hem buldu beka, hem de bütün gördü adalet
 
         Ecdad-ı izamın (ulu kişilerin dedeleri) o büyük ruhları küskün
         Zira ne küfürler okunur onlara her gün
 
         Yağmıştı o gün âh ne kederler, ne elemler
         Âciz onu hep yazmağa, eller ve kalemler
 
         Binlerce yetimin yıkılan kalbini sen yap
         Afvet yeter artık, o Habib aşkına ya Rab!..
         Derken yeter artık, bizi afvet güzel Allah
         Sarsıldı cihan, öldü de bir gümgüme (ses) nâgâh (ses)
 
         Buz parçası halinde bulut, bir yere düşmüş
         Erkek ve kadın hepsi de ol semte üşüşmüş
 
         Derhal açılıp gökyüzü hem parladı ol nurdan gelen Risale-in Nur
         Hallak-ı Rahîm (Rahim ve yaratıcı olan Allah) eyledi mahlukunu mesrur (mutlu)
 
         Zulmet dağılıp başladı bir yepyeni gündüz
         Bir neş'e duyup sustu biraz ağlayan o göz
 
         Bir dem bile düşmezken onun âhı dilinden
         Kurtuldu, yazık dertli beşer derdin elinden
 
         Ol taze güneş, ülkeye serptikçe ışıklar
         Hep şâd (mutlu) olacak, şevk bulacak kalbi kırıklar
 
         Her kalbe sürur, her göze nur doldu bu günden
         Bir müjde verir sanki o bir şanlı düğünden
 
         Arzeyleyelim ol yüce Allah'a şükürler
         Kalkar bu kahr u cehl (cahillik) ü dalal (sapkınlık), şirk ü küfürler
 
         Ol nur-u Hüda (rehberin ışığı) saldı ziya (ışık), kalbe safa hem
         Gösterdi beka (süreklilik), göçtü fena (yokluk), buldu vefa hem
 
         Çıkmıştı şakî (isyankar), geldi nakî (aranmış) gördü adavet (düşmanlık)
         Eylerdi nefiy (reddetmek), oldu hafî (gizli) nur-u hidayet (hidayet ışığı)
 
         Fışkırdı Risale-i Nur, ufuktan o nur-u Risalet (peygamberlik ışığı)
         Ol nur-u Risalet (peygamberlik ışığı) verecek emn ü adalet (emniyet ve adalet)
         Allah'a şükür, kalkmada hep cümle karanlık
         Allah'a şükür, dolmada hep kalbe ferahlık
 
         Allah'a şükür, işte bugün perde açıldı
         Âlemlere artık yine bir neş'e saçıldı
 
         Artık bu sönük canlara can üfledi canan
         Artık bu gönül derdine ol eyledi derman
 
         Bir fasl-ı bahar (bahar mevsimi) başladı illerde bu günden
         Bir sohbet-i gül başladı dillerde bu günden
 
         Benden bana ben gitmek için Risale-i Nur diye koştum
         Nur derdine düştüm de denizler gibi coştum
 
         Bir zerrecik olsun bulayım der de ararken
         Düştüm yine derya gibi bir nura bugün ben
 
         Verdim ona ben gönlümü baştan başa artık
         Maşukum (aşık olduğum) odur şimdi benim, ben ona âşık
 
         Ol nur-u ezel (Başlangıcı olmayan Allah’ın ışığı) hem kararan kalblere lâyık
         Ol nurdan alır feyzini hem cümle halâyık (yaratılanlar)
 
         Kahreyledi ol zulmeti (karanlığı) Risale-i Nur'a akanlar
         Nur kahrına uğrar, ona hasmane (düşmanca) bakanlar
 
         Küfrün bütün alayı hücum etse de ey nur
         Etmez seni dûr (uzak), kendi olur belki de makhur (kahredilmiş)
 
         Sensin yine hazır, yine sensin bize nâzır (bakan)
         Ey nur-u Rahîm (Allah’ın nuru), ey ebedî bir cilve-i kudret-i Fâtır (yaratıcının güç görüntüsü)
         Bir neş'e duyurdun imanla sırr-ı ezelden (başlangıcı olmayan sırdan)
         Bir müjde getirdin bize ol namlı güzelden
 
         Madem ki içirdin bize ol âb-ı hayattan (hayat suyundan)
         Bir zerre kadar kalmadı havf (korku) şimdi memattan (ölümden)
 
         Hasret yaşadık nuruna yıllarca bütün biz
         Masum ve alîl (hastalıklı), türlü bela çekti sebebsiz
 
         Yıllarca akan, kan dolu gözyaşları dinsin
         Zalim yere batsın, o zulüm bir yere sinsin
 
         Yıllarca, asırlarca bu nurun yine yansın
         Öksüz ve yetim, dul ve alîl (hastalıklı) hepsi de kansın
 
         Ey nur gülü, nur çehreni öpsem dudağından
         Kalb bahçesinin kalbine diksem budağından
 
         Her dem kokarak hem o güzel rayihasından (kokusundan)
         Çıksam yine ben âlem-i fâni (ölümlü dünya) tasasından
 
         Nur güllerin açsın, yine miskler gibi tütsün
         Sinemde bu can bülbülü tevhid ile ötsün
 
         Sensin bize bir neş'e veren ol gül-ü hâlis (öz gül)
         Sensin bize hem cümleden a'lâ (en yüce), dahi muhlis
 
         Ey Nur-u Risalet'ten (peygamberlik nurundan) gelen bir bürhan-ı Kur'an (Kur’anın delili)
         Ey sırr-ı Furkan'dan (Kur’anın gizeminden) çıkan hüccet-i iman (inanç delili)
 
         Sendin bize matlub (istenen), yine sendin bize mev'ud (vaat edilen)
         Sayende bugün herkes olur zinde ve mes'ud (mutlu)
         Her an seni bekler ve sayıklardı bu dünya
         Hak kendini gösterdi, bugün bitti o rü'ya
 
         Bin üçyüz senedir toprağa dönmüş nice milyar
         Mü'min ve muvahhid seni gözlerdi hep ey yâr
 
         Her hepsi de senden yana söylerdi kelâmı
         Her hepsi de her an sana eylerdi selâmı
 
         Nur çehreni açsan, atarak perdeyi yüzden
         Söyler bana ruhum yine مَا ازْدَدْتُ يَقِينًا
 
         Vallah, ezelden bunu ben eyledim ezber
         Risale-in Nur'dur vallah o son müceddid-i ekber (en büyük yenileyici)
 
         Yüzlerce sened, hem nice yüzlerce işaret
         Eyler bu mukaddes koca davaya şehadet
 
         En başta gelen şahid-i adl (adil şahit) Hazret-i Kur'an
         Göstermiş ayânen (açık açık) otuzüç yerde o bürhan (delil)
 
         يَا مُدْرِكًا nin kalbine gömmüş Esedullah (Allah’ın arslanı)
         Çok sır ki, bilenler oluyor hep sana âgâh (uyanık)
 
         كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ demiş ol pîr-i muazzam (büyük önder)
         Binlerce veli hem yine yapmış buna bin zam
 
         Mu'cizdir (acze düşürür) o söz, haktır o öz, görmedi her göz
         Artık bu muammaları (gizemleri) gel sen bize bir çöz
         Altıncı Söz'ün aldı bütün fiil ü sıfâtı
         Verdim de arındım ona hem zât u hayatı
 
         Müflis ve fakir bekliyordum şimdi kapında
         Tevhide eriştir beni, gel varını sun da
 
         Ben ben diye yazdımsa da sensin yine ol ben
         Hiçten ne çıkar, hem bana benlik yine senden
 
         Afvet beni ey afvı büyük, lütfu büyük Risale-in Nur
         Bir dem (an) bile hem eyleme senden beni ya Rabbena mehcur (ayrı)
 
         Nur aşkına, Hak aşkına, dost aşkına ey nur
         Nurunla ve sırrınla bugün kıl bizi mesrur
 
         Ey Nur-u Ezel'den gelen Nur-u Muhammed (A.S.M.)
         Ey sırr-ı imandan (inancın gizeminden) gelen nur-u müebbed (sonsuzlaştırılmış ışık)
 
         Binlerce yetimin duyulan âhını bir kes
         Sarsar o büyük arşı da vallah bu çıkan ses
 
         Vallah cemilsin (güzelsin), yeter artık bu celalin
         Göster bize ey Nur-u Muhammed, bir kerre cemalin (güzelliğin)
 
         Dergâhını aç, et bize ihsan, yine ey nur-u Risalet (peygamberlik ışığı)
         Biz dertli kuluz, kıl bize derman, yine ey nur-u hakikat (gerçeğin ışığı)
 
         Emmare (çokca emreden) olan nefsimizin emrine uyduk
         Ver bizlere sen nur ile îkan (kesin bilgi), yine ey Nur-u Kur'an (Kur’anın ışığı)
 
         Hırs ateşi sönsün de gönül gülşene (gül bahçesine) dönsün
         Saç nurunu, hem feyzini her an, yine ey nur-u iman (inanç ışığı)
         Sen nur-u Bedî' (sen yaratıcının nurusun), Nur-u Rahîm'sin (Allah’ın nurusun)  bize lütfet
         Hep isteğimiz aşk ile iman, yine ey Nur-u İlahî (İlahi ışık)
 
         Dinin çekilip, dev gibi saldırmada vahşet
         Rahm et bizi garketmeye (boğmaya) tufan, yine ey Nur-u Rahmanî (rahmani ışık)
 
         Pürnura (bol nura) boyansın bütün âfâk-ı cihanın (dünyanın ufukları)
         Her yerde okunsun da bu Kur'an, yine ey Nur-u Sübhanî
 
         Mahbubuna uyduk, hepimiz ümmeti olduk
         Ağlatma yeter, et bizi handan (güldür), yine Ey Nur-u Rabbanî (rabbani ışık)
 
         Ol Ravza-i Pâk-i Ahmed'i (A.S.M.) (Tertemiz Ahmet a.s’ın bahçesini) göster bize bir dem (an)
         Artık olalım hep ona kurban, yine Ey Nur-u Samedanî (hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın ışığı)
 
         İslâm'a zafer ver, bizi kurtar, bizi güldür
         A'damızı (düşmanlarımızı) et hâk ile yeksan (yerle bir et), yine ey Nur-u Furkanî (Kur’ani ışık)
 
         Her belde-i İslâm (İslam ülkesi) ile, olsun bu yeşil yurd
         Tâ haşre (yeniden dirilmeye) kadar cennet-i canan (canların cenneti), yine ey Nur-u imanî (inancın ışığı)
 
         Ol Fahr-i Cihan (dünyanın övüncü), Âl-i Abâ (ehli beyt) hakkı için ya Rab
         Hıfzet (koru)  bizi âfât u beladan (belalar ve afetlerden), ya Nur-el Envâr (ışıkların ışığı), bihakkı ismike-n Nur! (Nur isminin hakkıyla)
 
Âciz, bîçare talebeniz
Hasan Feyzi (Rahmetullahi Aleyh)
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 112 - 124 )
 
 Cevap: Hasan Feyzi kimdir doğrusu bu ve bunun gibi Nurculuk inancının temelini atan şahıslar en az Said NURSİ kadar iyi araştırılmalı zira bu derece açık ve net olarak Kur’an’a ters üstüne üstelik Kur’an adına sözleri söylemenin altında KASIT aramaktan başka bir şey düşünemeyiz. Yukarıdaki şiirde Hasan Feyzi denen şahıs mutlaka ve mutlaka bilerek, kastederek bu sözleri söylüyor ve söylediği şiirdeki
 
 EY AFFI BÜYÜK LÜTFU BÜYÜK RİSALE-İ NUR BENİ AFFET… Kullandığı cümle bu MÜŞRİK zihniyeti ayan beyan ortaya koyuyor! Bu da gösteriyor ki Nurcu denen bu ekip özellikle İslamiyeti bozmak için kurulmuş bir harekettir ve yaşadıkları dönemdeki insanların dinsel acıkmışlığını bu zehirli düşünceleriyle beslemek istemişlerdir. Bir şahsın yazdığı kitaptan günahlarının affolunmasını isteyen biri ilk olarak böylelikle tarihte çıkmış oluyor. Öyleki Nurcular hareketlerinin merkezinde Risale-i Nur’u öyle koymuşlardırki yaşamlarında ne varsa mutlaka onunla ilişkilendirip hatta cümlelerindeki kurdukları sıfatları mutlaka NUR ile tamlarl hale gelmişlerdir. Kur’an adına yola çıkan bu kişilere –Risale-i Nur’dan günahının affını isteyen şahsa cevaben- şu ayetler cevap veririz :
 
 O Müminlerki bir fuhuş işledikleri zaman ya da nefislerine zulmettiklerinde ALLAH’ı anarlar ve ondan günahlarının affını isterler. Allah’tan başka kim günahı affedebilir?.... Al-i İmran Suresi 135
SAİD NURSİ ŞAKİRTLERİNİN YÜZDE YÜZ CENNETE GİDECEĞİNDEN EMİN!
Amma Risale-i Nur'un, senin gibi sinekler kadar ehemmiyeti olmayanların perde çekmesi, zerre kadar nüfuzunu kıramaz. Yüzbinler adam onunla imanlarını kurtardıkları için, ruh u canla hürmet ve perestiş (taparlar) ederler. Amma şahsımın teessürü (etkisi) ise kat'iyyen size haber veriyorum ki; bir-iki dakika asabiyetle bir teessüratıma (etkilerime) mukabil (karşılık), birden öyle bir teselli buluyorum ki, bin derece sizlerin hakaret ve ihaneti ziyadeleşse (artsa) o teselliyi kıramaz. Çünki Risale-i Nur'un keşf-i kat'îsiyle, dinsizlik hesabına bize hücum edenler, ebedî azablar ve haps-i münferide (tek başına hapis) ve i'dam-ı ebedî (sonsuz idam) ile ihanetini gördükleri gibi; Risale-i Nur'la imanını kurtaran şakirdleri (takipçileri), ölümle terhis tezkeresi ve saadet-i ebediye (sonsuz mutluluk) vesikasını alıp, ebedî bir hürmet ve merhamet ve ikrama mazhar (nail) olacaklarını, feylesofları susturan binler hüccetlerle (delillerle) beyan etmişiz.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 127 )
Cevap: Bu deli saçması şeylere Allah’ın cevabı elbette yeter:
 Ey peygamber deki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI BİLEMEM ben yalnız bana vahyolunana uyarım ve ben açık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.Ahkâf Suresi 9
 
 Bu âyetle ilgili Hz. Peygamber’den şöyle bir nakil var;
 
 Osman b. Maz’un yıkanıp kefenlendikten sonra Efendimiz yine onun yanına geldi. Bu sırada hicretin ilk günlerinde Osman b. Maz’un’u misafir eden Ensar’ın hanımlarından Ümmü A’la ya da bizzat Osman’ın hanımı Havle binti Hâkim şöyle dedi:
- Ey Eba Saib, cennet sana mübarek olsun, Allah’ın sana ikramda bulunduğuna şehadet ederim. Bu sözler Efendimizi rahatsız etti. Döndü ve kızgın bir şekilde sordu:
- Allah’ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?
- Ya Resûlallah, Allah ona merhamet etmez de kime eder? O senin dostun ve süvarin değil midir?
- Vallahi Ben, onun hakkında ancak hayır ümit ediyorum. Ancak Ben Allah Resûlü olduğum halde Bana dahi nasıl muamele edileceğini bilmiyorum. O, Allah ve Resûlü’nü severdi, demeniz daha doğru olurdu
    Said NURSİ esasen bu Kur’an’a taban tabana zıt vaatlerini takipçilerine verirken onları etrafında tutmak amacını gütmenin yanında adeta “Eğer cennete gitmek istiyorsanız bunun yolu benim kurduğum bu akıma katılmaktan geçiyor” demiş oluyor. Bir nevi bu yaklaşımla kendisine katılan ya da katılmayan kişiler üzerinde psikolojik baskı kuruyor zira bir toplum DİN motivasyonuyla çok daha çabuk harekete geçirilebilir ve istenen şekle sokulabilir.
Kur’an ve Kur’an’a uygun bize ulaşan hadislere ters olarak maalesef bu şekil daha insanlar hayattayken ve hayat süreci bitmeden birilerini Cennetle müjdeleme durumu çok erken dönemlerde başlamıştır. Bu uydurmalar daha çok sahabeler hakkında olmuştur ve bunun nedenide Hz. Peygamberden hemen sonra sahabe arasında başlayan bölünmenin bir süre sonra inanç halinde şekillenmesi sonrasına rastlamakta. Sünniler Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenen on kişi) hadisini Şia’ya karşı uydurmuşlar ve bir nevi kutsal bir kalkan oluşturmaya çalışmışlardır. Şia’daki sınırlandırma ise çok daha katı ve Kur’an’a çok daha ters bir şekilde gerçekleşmiştir. Şia Hz. Ali ve onun evlatları ve onun yanında savaşanları daha dünyadayken Cennetlik ilan etmenin yanında Ali b. Ebi Talib’in soyundan gelen 12 imamı İsrail oğullarına gönderilen peygamberlerden dahi üstün görmüşlerdir. Oysa Ahkâf Suresindeki âyet bunun peygamberler için bile söz konusu olamıyacağını söylemektedir. Kaldıki Aşere-i Mübeşşere olarak nitelendirilen on kişi Hz. Peygamberin vefatından çok sonra ölmüşlerdir ve bir insanın hayat çizgisi hep aynı gitmez, iman üzere ölmüş olmaları bile onlar hakkında kesin kanaat belirtmeyi hem âyet hemde sahih sünnet reddetmektedir.
 
 
 
YAĞMURLAR YAĞDIRAN, YANGINLARIN DOKUNMADIĞI RİSALE-İ NUR’UN YAZARI BAKIN AŞAĞIDA NELER SÖYLÜYOR:
Kardeşlerim! Çok dikkat ve ihtiyat ediniz. Sakın sakın hocalarla münakaşa etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar musalahakârane (barışcıl) davranınız, enaniyetlerine (benliklerine) dokunmayınız, bid'at tarafdarı da olsa ilişmeyiniz. Karşımızda dehşetli zındıka varken, mübtedilerle (dine sonradan ekleme yapanlar) uğraşıp onları dinsizlerin tarafına sevketmemek gerektir. Eğer size ilişmek için gönderilmiş hocalara rastgelseniz, mümkün olduğu kadar münazaa (çekişme) kapısını açmayınız. İlim kisvesiyle itirazları, münafıkların ellerinde bir sened olur. İstanbul'da ihtiyar hocanın hücumu ne kadar zarar verdiğini bilirsiniz. Elden geldiği kadar Risale-i Nur lehine çevirmeğe çalışınız.
 
         Umum kardeşlerime birer birer selâm.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 133 )
 
SAİD NURSİ BAKIN DAHA KENDİ HAYATINDAYKEN DİNİN ÖZÜNDEN AYRILIP KURDUĞU AKIMIN ADINI BİLE NASIL VERİYOR :
 
Çok aziz, sıddık, kahraman, bahtiyar Emirdağ'lı kardeşlerim!
 
         Geçirdiğiniz çok büyük âfeti müş'ir (bildiren), mübarek efendimiz hazretlerinin, çok ehemmiyetli ve çok kıymetli ve perde altında çok müjdeli lütufnamelerini aldık. Her birerlerinize, hususan bu yangında daha çok tehlike atlatan kardeşlerime, bura ve bu civar talebeleri namına büyük geçmiş olsun der ve bu vesile ile dehşetli küfr-ü mutlak (mutlak kafirlik) yangınının mahallemizi sardığı ve kızıl kıvılcımlarının saçaklarımıza sıçramak üzere olduğu bir hengâmda (anda), umum ehl-i iman ve hususan Nurcular namına, o maddî yangında çocuk Ceylan'ın ağlamakla meded (yardım) istemesi gibi, bir manevî Ceylan olarak, o büyük ve çok müşfik Üstad'a "Meded! Biz yanıyoruz, mahvolduk" diye niyaz eylerim.
Emirdağ Lahikası-1 ( 133 )
 
Kahraman Burhan'ın Serbest Fırkası'nın reisine verdiği cevab güzeldir. Evet Nurcular, siyasetlerle alâkaları olmaz. Yalnız iman hakikatlarıyla bütün hayatları bağlıdır. Şimdiye kadar gizli komiteden, siyaseti dinsizliğe ve zındıkaya âlet edenler, istibdad-ı mutlakla (mutlak diktatörlükle) Nurcuları ezdiler. İnşâallah bir sebeb çıkar {(Haşiye): Demokrat çıktı, bir derece kırdı.} o istibdadı (diktatörlüğü) kıracak, masum ve mazlum Nurcuları kurtaracak. Fakat çok dikkat ve ihtiyat lâzımdır. Risale-i Nur, dünyada her cereyanın (akımın) fevkinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir tarafa tâbi' ve dâhil olmaz. Belki mütecaviz dinsizlere karşı haklı tarafa yardımcı olur ve dost olur ve ihtiyat kuvveti hükmünde onlara bir nokta-i istinad (dayanak noktası) olur. Fakat siyaset hesabına değil; belki Nurların intişarı (yayılması) ve maslahatı hesabına bazı kardeşler; Nurlar namına değil, belki kendi şahısları namına girebilir. Hususan (özellikle) mübarek Isparta'nın şimdiye kadar Nurlar medresesi olması ve muarızların (karşı çıkanların) dahi ona çok ilişmemesi noktasında, dâhilde tarafgirane (taraflı bir şekilde) vaziyet almamak, mu'terizlerin (itiraz edenlerin) nedametine (pişmanlığına) ve hakikata dönmelerine bir vesile olabilir. Siz daha iyi bilirsiniz.
Emirdağ Lahikası-1 ( 160 )
 
 Cevap: Oysa Allah şöyle der:
 
    Allahı gözeterek hakkıyla çalışın çabalayın o sizi seçti dinde sizin üzerinize bir yük sıkıntı da kılmadı. Babanız İbrahimin Milleti üzeresiniz. O size MÜSLÜMAN ismini verdi bu şimdi böyledir öncedende öyleydi ki böylelikle resul size sizde insanlara örnek olasınız diye. Hacc Suresi 78
 
 Ancak Said NURSİ Allah’ın verdiği ismi yeterli görmemiş olsa gerekki kendini ve hareketini adeta diğer Müslümanlardan üstün görme adına daha hayattayken kurduğu inanca Nurculuk adını vermiştir. Oysa Allah’ın kelamı insanlara doğruyu anlatmada yeterlidir ve Allah’ın bize verdiği isimde yeterlidir. Said NURSİ ve ekibinin düşünce yapısı o kadar barizdir ki İslam’dan ayrılıp başkalaşmış yepyeni bir inanç sistemidir. Ancak Kur’an’dan haberdar olmayan sıradan bir insan bu güruhu İslam sayabilmektedir.
  
 
SAİD NURSİ RİSALE OKUYANLARIN DUALARININ KABUL OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR :
 
çıkarak, kızıl ateşler ve kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve oraları yakıp kavuran, bazı yerlerde de nifak ve şikak (ayrılma) ateşleri saçarak, kardeşine "Kardeşini öldür" diye bağıran ve en nihayette âlem-i hristiyaniyeti (Hristiyanlık dünyasını) yakıp, kavurup, harman gibi savurduktan sonra âlem-i İslâm mahallesini saran ve evimizin saçaklarına kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir bela olan komünizm ve bu azîm yangında itfaiye vazifesini üzerine alan Risale-i Nur'a ve Risale-i Nur'un günün en büyük mutfîsi, en büyük tahassüngâhı (sığınağı) ve en büyük melcei (iltica yeri) ve penahı (sığınak)  ve onun şahs-ı manevîsinin dualarının bârigâh-ı Ehadiyette (Bir olan Allah’a dua edilmesi) kabul olduğuna sarih bir işaret var. Ve âdeta ona hücum edenlere ve etmek isteyenlere karanlık gecede kırmızı diliyle şöyle hitab ediyor:
Emirdağ Lahikası-1 ( 134 )
 
 
BAKIN BİR NURCU NELER SÖYLÜYOR RİSALE-İ NUR ŞEFAATTE EDİYORMUŞ ONA GÖRE! :
Ey Nurcular! Sizin hakikî vazifeniz, dünyaya bakmak değildir. Farz-ı muhal (misal) olarak dünyaya da bakılsa, bakınız ve görünüz ve zuhuru (ortaya çıkması) muhtemel dehşetli yangınlar sebebiyle ve o yüzden karşılaşmanız ihtimali bulunan tehlikeler dolayısıyla kat'iyyen sarsılmayınız, fütur (gevşeklik) getirmeyiniz. Çalışınız, çalışınız, çalışınız ve kat'iyyen inanınız ki; Nur'un şefaatı, Nur'un duası, Nur'un himmeti sizleri kurtaracaktır. İşte bu davanın şahidi Emirdağ'lı Nurcuların dehşetli ateşten zararsız kurtulmalarıdır. Şimdiden umumunuza müjdeler olsun.
 
Kardeşiniz
Mustafa Osman
Emirdağ Lahikası-1 ( 135 )
 
 Cevap: Peki Allah Şefaat için ne demiştir gelin bununla ilgili bütün ayetlere bir bakalım:
 
    Ölüm vakitleri gelince Allah canları alır uykularında ölmeyenleride, kendisine ölüm hükmü verilmişleri bir yerde tutar diğerlerini ise belli bir vakte kadar serbest bırakır düşünen toplumlar için bunda ayetler vardır. Yoksa Allah’ın berisinde şefaatçiler mi edindiler? Deki şefaatçi edindikleriniz hiçbir şeye sahip olmadığı haldemi böyle yaparsınız, bunlar aklını kullanmazlar. Deki şefaat toptan Allah’ındır göklerin yerin mülkü ona attir sonra ona döndürüleceksiniz. Zümer Suresi 42, 43
 
 Öğle birgünden korkun ki hiçbir nefis diğerine bir fayda vermez ve hiçbir nefisten şefaat kabul edilmez yine hiçbirinden fidyede alınmaz ve onlara yardımda edilmez Bakara Suresi 48
 
 Allah’ın izni olmaksızın onun indinde kim şefaat edebilir Bakara Suresi 256
 
 Hadi Allah’ın izin vermesiyle şefaatin mümkün olduğunu farzedelim Said NURSİ’nin Allah’tan izin aldığı ne malum? Yâda almışsa buna dair hangi delili getirebilir? Ya da Said NURSİ’ye ve Risale-i Nur’a şefaat etme yetkisi verildiğine dair Kur’an’da hangi ayet vardır? Oysa ayetler gayet açık ve net oda şudur ki şefaat yetkisi tümden Allah’a aittir ve Allah kitabının hiçbir yerinde birilerine şefaat etme yetkisi verdiğine dair tek bir ayet yoktur. Said Nursi ve Nurcular yazdıkları ve Kur’an’a nazire olarak sundukları Risale-i Nur’u şefaatçi edinerek Allah’a açık açık ortak koşmaktadırlar.  
 
SAİD NURSİ KİTABINI NUR DİYE VASIFLANDIRIYOR VE BAKIN NELER SÖYLÜYOR :
Sâniyen: Şehid merhum Hâfız Ali'nin tam bir vârisi Hasan Feyzi'nin, Denizli hesabına ve o civarda ciddî kardeşlerimizin namına yazdığı parlak kaside ve dördüncü şehnamesi ve orada dahi şakirdlerin (takipçilerinin) faaliyetle Nur'a çalışmaları, benim zehirli, şiddetli hastalığıma bir merhem oldu. Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e hadsiz şükür olsun, Denizli'yi ikinci bir Isparta ve büyük bir İslâmköyü yapıyor.
 
         Evet hâkim-i âdil (adil yargıç), Muharrem ve Feyzi ve Hâfız Mustafa, bir-iki senede, yirmi sene kadar hizmet-i Nuriyeyi yaptılar; Nur'un şakirdlerini (takipçilerini) ebede kadar minnetdar eylediler. Cenab-ı Hak onlardan ve beraberlerinde Nur'a hizmet edenlerden ebeden razı olsun, âmîn!
Emirdağ Lahikası-1 ( 139 )
 
 
Râbian: Çoban İsa Köyü'nde Ahmed'in mektubunda isimleri bulunan eski ve yeni kardeşlerimizin Risale-i Nur'a çalışmaları ve çocukları da Kur'ana ve Nurlara çalıştırmaları, bu vakitte Nurlara büyük bir hizmettir. Cenab-ı Hak onları muvaffak eylesin, âmîn!
 
                 Hâmisen: Münafık düşmanlarımın maddî ve manevî zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibend (Bahaddin Nakşıbendinin kutsal duaları) beni ölüm tehlikesinden, belki yirmi defa kudsiyetleriyle kurtardılar; fakat maatteessüf (üzülerek söylüyeyim) a'sabımda ve sinirlerimde ve hassasiyetimde, o zulümden öyle şiddetli bir teessür (etki), bir heyecan, bir teellüm (acı), bir teneffür (nefret) gelmiş ki; en samimî dostumu ve tam sadık bir kardeşimi bir saat yanımda tahammül edemiyorum, ruhum kaldırmıyor. Hattâ biri bana baksa da sıkılıyorum. Eskide bende biraz bulunan merdümgirizlik (asosyallik) hastalığı, o zalimlerin gaddarane (acımasız şekilde) sıkıntılarıyla ve tarassudlarıyla (gözetlemeleriyle) bende çok şiddetlenmiş. Güya ölmeden evvel hayat-ı içtimaiye  (sosyal hayata) cihetinde ölmüşüm ki; bu hakikat ve bu sır için hakkımda, has kardeşlerim vefat mersiyelerini yazıyorlar.
Emirdağ Lahikası-1 ( 148 )
Birden ihtar edildi ki: Onlar, bu mecmuayı yazmakla feylesofları susturan, imana getiren kuvvetli bir ders-i imanîyi (inanç dersini) en evvel kendi kendine tam okuyorlar, manevî bir hazine kazanıyorlar. Hem onların nüshaları, pek çokların imanlarını kurtaracaklar veya imana gelecekler. Bir hadîste vardır ki: "Bir tek adam seninle imana gelse, sahra dolusu kırmızı koyundan daha hayırlıdır." Hem onlar, bu mübarek kalemleriyle, eski zamanda İslâmiyet'in büyük mücahid kahramanlarının kılınçlarının kudsî hizmetlerini görüyorlar. Elbette istikbal, onları ve Nurcuları çok alkışlayacak.
Emirdağ Lahikası-1 ( 149 )
 
 Cevap : Allah’ın şu ayeti Said NURSİ ve Nurcuların yukarıdaki şu iddialarına yeter :
·           Sonra aralarında dini kalın kitaplar haline sokarak parampaça ettiler ve her grub kendi yanındaki kitaplarla övünüp durmaktadır. Mu’minun Suresi 52,53
 
 
SAİD NURSİ HZ. ALİ’NİN ADINI KULLANARAK BAKIN NASIL YALAN KONUŞUYOR:
İmam-ı Ali Radıyallahü Anh "Celcelutiye"sinde pek kuvvetli ve sarahata (açık) yakın bir tarzda Risale-i Nur'dan ve ehemmiyetli risalelerinden aynı numara ile haber verdiğini, Yirmisekizinci Lem'a ile Sekizinci Şua tam isbat etmişler. İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, Risale-i Nur'un en son risalesini Celcelutiye'de وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ fıkrasıyla haber veriyor. Biz bir-iki sene evvel Âyet-ül Kübra'yı en son zannetmiştik. Halbuki şimdi altmışdörtte te'lifçe Risale-i Nur'un tamam olması ve bu cümle-i Aleviyenin mealini, yani karanlığı dağıtacak, asâ-yı Musa Aleyhisselâm gibi ışık verecek, sihirleri ibtal edecek bir risaleden haber vermesi; ve bu mecmuanın "Meyve" kısmı bir müdafaa hükmüne geçip başımıza çöken dehşetli, zulümlü zulmetleri dağıttığı gibi; "Hüccetler" kısmı da, Nurlara karşı cephe alan felsefe karanlıklarını izale edip Ankara ehl-i vukufunu (uzmanlarını) teslime ve tahsine (beğenmesine) mecbur etmesi ve istikbalde zulmetleri (karanlıkları) dağıtacak çok emareler (işaretler) bulunması ve Asâ-yı Musa Aleyhisselâm'ın bir taşta oniki çeşme akıtmasına ve onbir mu'cizeye medar (neden) olmasına mukabil (karşılık) ve müşabih (benzer) bu son mecmua dahi, "Meyve" onbir mes'ele-i nuraniyesi ve "Hüccetullah-il Baliğa" kısmı onbir hüccet-i katıası(kesin delil) bulunması cihetinde bize kanaat verdi ki: İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, o fıkra ile doğrudan doğruya bu Asâ-yı Musa ismindeki mecmuaya bakar ve ondan tahsinkârane (övgülü bir şekilde) haber verir.
 
                 Sâlisen: Nur santralı ve Yirmiyedinci Mektub'da çok ehemmiyetli fıkraları bulunan Sabri'nin bu defaki mersiyesini Lâhika'ya geçirdik ve size de gönderdik. Ve çalışkan mübareklerden ve Nurların neşrine çok hizmet eden Hâfız Mustafa'nın yedi yaşında iken Altıncı Şua'ı ve bana bir mektub yazan tam mübarek, masum mahdumu; burada, masumlar içinde Nurlara bir iştiyak (istek) uyandıracak. Onun namı, Said Nurî olmalı; Nursî köydür, manasız olur. (Sin) olmasın, yalnız (ye) olsun; tâ Nurlara alâkasını göstersin. Daha çok şeyler yazacaktım, fakat başımda çok vazifeler ve işler bulunmasından kısa kesmeğe mecbur oldum.
 
Said Nursî
Emirdağ Lahikası-1 ( 149 - 150 )
Madem Ehl-i Beyt'e zulmedenler şimdi âhirette cezasını öyle bir tarzda görüyorlar ki, bizim onlara hücumla yardımımıza bir ihtiyaç kalmıyor. Ve mazlum Ehl-i Beyt, muvakkat (geçici) bir azab ve zahmet mukabilinde o derece yüksek bir mükâfat görmüşler ki, aklımız ihata etmiyor. Değil şimdi onlara acımak, belki onları o hadsiz rahmete mazhariyetleri (şereflenmeleri)  noktasında binler tebrik etmek gerektir ki; birkaç sene zahmetle, milyonlar mertebeler ve bâki saadetler âhirette kazandıkları gibi; dünyada da kaldıkları zamanda, ehemmiyetsiz dünyanın fâni saltanatı ve muvakkat (geçici) hâkimiyeti ve karışık siyasetine bedel, manevî birer sultan ve hakikat âleminde birer şah, birer manevî padişah makamını kazandılar. Valiler yerine, evliyalar, aktablara (kutuplara) kumandan oldular. Kazançları bire bin değil, milyonlardır.
 
         İşte bu sır içindir ki, Yeni Said'in hususî üstadı olan İmam-ı Rabbanî, Gavs-ı A'zam ve İmam-ı Gazalî, Zeynelâbidîn (R.A.) -hususan Cevşen-ül Kebir münacatını (yakarışlarını) bu iki imamdan ders almışım- ve Hazret-i Hüseyin ve İmam-ı Ali Kerremallahü Vechehü'den aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşen-ül Kebir'le daima onlara manevî irtibatımda, geçmiş hakikatı ve şimdiki Risale-i Nur'dan bize gelen meşrebi almışım. Zalimlerin gaddarlıklarını değil deşmek, bakmak; belki düşünmek de meşrebimize gelmiyor. Çünki onlar mücazatını (karşılıklarını) ve mazlumlar mükâfatını, aklımızın fevkinde görmüşler. O mes'eleler ile meşgul olmak, şimdiki bu hazır musibet-i diniyeye (dini musibetler) karşı mükellef olduğumuz vazife-i Kur'aniyeye (Kur’ani görevimize) zarar verir. Ülema-i İlm-i Kelâm'ın (felsefe biliminin alimleri) ve Usûl-üd Din  allâmelerinin ve Ehl-i Sünnet Velcemaat'ın dâhî muhakkiklerinin (araştırmacılarının) İslâmî akidelere dair çok tedkik (inceleme) ve muhakematla (muhakemelerle) ve âyât (ayetler) ve hadîsleri müvazene (ölçüp biçme) ile kabul ettikleri Usûl-üd Din düsturları (esasları), şimdiki Risale-i Nur'un meşrebini muhafazaya emrediyor, kuvvet veriyor. Hattâ hiçbir yerde, hattâ ehl-i bid'a (dine sonradan şeyler ekleyenler) kısmı da bu meşrebimize (anlaşımıza) ilişemiyorlar. Hakikat-ı ihlas (samimiyet gerçeği) tam muhafaza edildiği için, her nevi ehl-i İslâm içine giriyor. Şîalıkta mutaassıb (bağlılık) ve Vehhabîlikte de müfrit (aşırı) ve feylesofların en maddîsi ve mütefennini (aydın) ve mutaassıb (aşırı bağlı) hocaların en enaniyetlisi, beraber Nur dairesine girmeğe başlamışlar ve kısmen şimdi de kardeşçe bulunuyorlar. Hattâ bazı misyonerler de, Din-i İsa'nın (A.S.) hakikî ruhanîsi de o daireye gireceklerine emareler (işaretler) var. Birbirine hücum değil; belki bir tesanüd (dayanışma), bir musalaha (barış anlaşması) lüzumunu hissedip medar-ı münakaşa (tartışma noktalarını) mes'eleleri ortaya atmıyorlar. Demek İmam-ı Ali'nin (R.A.) otuz-kırk işaretiyle sarahat (netlik) derecesinde haber verdiği Risale-i Nur, bu zamanın müdhiş yaralarına tam bir ilâçtır. Onun için, o daire bize kâfi gelmiş, harice çıkmıyoruz.
Emirdağ Lahikası-1 ( 210 - 211 )
 
 hocalara bağırarak dedim: "Ey insafsızlar! Neden hem vazifeniz, hem medresenin mahsulü, hem size farz-ı ayn gibi lüzumu bulunan bu hizmet-i imaniyede bana yardım etmiyorsunuz. Belki de sizin lâkaydlığınızdan çokların çekilmesine sebebiyet veriyorsunuz. İmam-ı Ali'nin (R.A.) âhirzamanın bir kısım hocalarına vurduğu tokattan hissedar oluyorsunuz." diye dehşetli bir itiraz kalbe gelirken, birden kalbini bozmayan hocaları müdafaa etmek için üç mana ihtar edildi:
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 214 )
 
Cevap :
 
    Cevap: Said NURSİ bu cümlelerinde yine Ali b. Ebi Talip ve Abdulkadir Geylani’nin gaybden haber verme yoluyla kendi eserini müjdelediğini iddia ediyor ki Allah Kur’anda gaybten haber vermeyle ilgili şöyle diyor:
 
·           Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
·        De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
·        De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
·        Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
·        Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
·        Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
·        Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
·        De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar. Neml Suresi 27
·        Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
·        Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
·        O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
 Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!) göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.
 
 Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.
 
 2- Said NURSİ’nin diğer bir iddiası ise takipçilerinin mutlaka cennete gideceğini daha hayattayken söylemesidir. Oysa Allah şöyle diyor:
 
 Ey peygamber deki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI BİLEMEM ben yalnız bana vahyolunana uyarım ve ben açık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim. Ahkâf Suresi 9
 
 Bu âyetle ilgili Hz. Peygamber’den şöyle bir nakil var;
 
 Osman b. Maz’un yıkanıp kefenlendikten sonra Efendimiz yine onun yanına geldi. Bu sırada hicretin ilk günlerinde Osman b. Maz’un’u misafir eden Ensar’ın hanımlarından Ümmü A’la ya da bizzat Osman’ın hanımı Havle binti Hâkim şöyle dedi:
- Ey Eba Saib, cennet sana mübarek olsun, Allah’ın sana ikramda bulunduğuna şehadet ederim. Bu sözler Efendimizi rahatsız etti. Döndü ve kızgın bir şekilde sordu:
- Allah’ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?
- Ya Resûlallah, Allah ona merhamet etmez de kime eder? O senin dostun ve süvarin değil midir?
- Vallahi Ben, onun hakkında ancak hayır ümit ediyorum. Ancak Ben Allah Resûlü olduğum halde Bana dahi nasıl muamele edileceğini bilmiyorum. O, Allah ve Resûlü’nü severdi, demeniz daha doğru olurdu
    Said NURSİ esasen bu Kur’an’a taban tabana zıt vaatlerini takipçilerine verirken onları etrafında tutmak amacını gütmenin yanında adeta “Eğer cennete gitmek istiyorsanız bunun yolu benim kurduğum bu akıma katılmaktan geçiyor” demiş oluyor. Bir nevi bu yaklaşımla kendisine katılan ya da katılmayan kişiler üzerinde psikolojik baskı kuruyor zira bir toplum DİN motivasyonuyla çok daha çabuk harekete geçirilebilir ve istenen şekle sokulabilir.
Kur’an ve Kur’an’a uygun bize ulaşan hadislere ters olarak maalesef bu şekil daha insanlar hayattayken ve hayat süreci bitmeden birilerini Cennetle müjdeleme durumu çok erken dönemlerde başlamıştır. Bu uydurmalar daha çok sahabeler hakkında olmuştur ve bunun nedenide Hz. Peygamberden hemen sonra sahabe arasında başlayan bölünmenin bir süre sonra inanç halinde şekillenmesi sonrasına rastlamakta. Sünniler Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenen on kişi) hadisini Şia’ya karşı uydurmuşlar ve bir nevi kutsal bir kalkan oluşturmaya çalışmışlardır. Şia’daki sınırlandırma ise çok daha katı ve Kur’an’a çok daha ters bir şekilde gerçekleşmiştir. Şia Hz. Ali ve onun evlatları ve onun yanında savaşanları daha dünyadayken Cennetlik ilan etmenin yanında Ali b. Ebi Talib’in soyundan gelen 12 imamı İsrail oğullarına gönderilen peygamberlerden dahi üstün görmüşlerdir.  Oysa Ahkâf Suresindeki âyet bunun peygamberler için bile söz konusu olamıyacağını söylemektedir. Kaldıki Aşere-i Mübeşşere olarak nitelendirilen on kişi Hz. Peygamberin vefatından çok sonra ölmüşlerdir ve bir insanın hayat çizgisi hep aynı gitmez, iman üzere ölmüş olmaları bile onlar hakkında kesin kanaat belirtmeyi hem âyet hemde sahih sünnet reddetmektedir.
 
 
 RİSALE-İ NUR BAKIN İKLİMLERE NASIL TESİR EDİYOR
……bazı safdil dostlarımızdan hem Eskişehir'e, hem Konya'ya kitablar gönderdiğimi ve Asâ-yı Musa mecmualarını aldığımı haber almalarından endişeler ederken, birden hiç emsali görülmemiş bir buçuk metre kar ve dehşetli fırtına ve soğuk bu mevsimde gelmesi; bir hiddet, bir gazab eseri ve Nurlara bir tecavüz niyetinin neticesi olması zannettim. Dört defa zelzeleler (depremler) ve geçen sene yağmursuzluk gibi, Risale-i Nur ve şakirdleriyle (takipçileriyle) münasebetdar (ilgili) olabilir diye sordum: "Bu bela umumîdir, yoksa Afyon ve Eskişehir Vilayetlerine mi mahsustur?" Dediler ki: "O iki vilayete mahsustur." Ben de, Elhamdülillah dedim. Demek Risale-i Nur'a ve şakirdlerine (takipçilerine) umumî (genel) bir taarruz yoktur. Belki yalnız bana ve elimdeki Nurlara... Çok güvendiğim Eskişehir, Denizli gibi bir Medrese-i Nuriye olacağını tahmin ettiğim halde, Denizli'den on derece noksan kalmasının sebebi; onları da, Afyon ve Emirdağı gibi ürkütmektir. Her ne ise, merak etmeyiniz; inşâallah bu hâdise-i cevviye (hava hadisesi), aynı İstanbul mekteblilerinin hâdisesi gibi, gizli masonları, niyet ettikleri yeni bir taarruzdan vazgeçirdi; inayet-i Rabbaniye (Tanrısal yardım) himaye (koruyor) ediyor.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 153 )
 
      Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi? Ra’d Sûresi 31
 
 Oysa Said NURSİ’nin mantığıyla hareket edersek Kur’an Arabistana indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle Arabistanın ikliminde en ufak bir değişme olmadı. Bugün Müslüman ülkelerin birçoğu çöllük bir araziye sahiptir ve hergün Kur’an okunduğu halde hiçte oranın yağmurlarında bir artış söz konusu değildir. Allah’ın Ra’d suresinde geçen ayeti Said NURSİ ve onun batıl yol arkadaşlarına TOKAT gibi bir cevaptır.  
 
SAİD NURSİ’NİN MİSYONER AŞKINI OKUYUN !
Nurcular, çok ihtiyat ve dikkat ve temkinde bulunmaları lâzımdır. Çünki manevî fırtınalar var, bazı dessas (dolaplar çeviren) münafıklar her tarafa sokulur. İstibdad-ı mutlaka (mutlak diktatörlük) dinsizcesine taraftarken, hürriyet fırkasına girer; tâ onları bozsun ve esrarlarını bilsin, ifşa (açığa çıkarma) etsin.
 
         Hem Salahaddin'in, Asâ-yı Musa'yı Amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz:
 
         "Misyonerler ve Hristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir (en gerekli durumdur). Çünki her halde şimal (kuzey) cereyanı; İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama (sıradan insanlara)  müsaadekâr  (yardımcı) ve vücub-u zekat (zekat farzı) ve hurmet-i riba (faizin haramlılığı) ile, burjuvaları avamın yardımına davet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi
Emirdağ Lahikası-1 ( 159 )
 
SAİD NURSİ ESERİNİ HAKLI OLARAK ELEŞTİRENLERİ BAKIN NASIL YAFTALIYOR!
Evvelâ: Gizli münafıklar aleyhimizde büyük makamlarda olanların bir kısmını istimal ederek resmî bir tarzda şiddetli propaganda etmelerinden, bütün resmî memurlar ürkmeye ve çekinmeye mecbur olmuşlar. Onlar içinde dahi enaniyetli (bencil) ve evhamlı ve bid'aları kabul eden hocalar, daha ziyade çekinmeye başlamışlar; kendilerine bir özür, bir bahane aramışlar. Risale-i Nur'dan "İşarat-ı Seb'a"nın (yedi işaretin)  bid'acılara (dine sonradan şeyler ekleyenler) şiddetli tokadı ve "Sekizinci ve Onsekizinci Lem'a"da İmam-ı Ali'nin (R.A.) "Ercuze"de, ülema-is sû' (kötülük bilginleri) hakkında dehşetli tokadı ve bid'alara (sonradan dine eklenen) bir derece ve bir cihette müsaid olan Vehhabîlik Mezhebi'ni perde altında kabul edenler, "Yirmisekizinci Mektub"un Vehhabîler hakkındaki mes'elenin tokadı ve Kur'an tercümesini yapan ve Kur'an yerinde tercümesinin okunmasına cevaz gösterenlere Risale-i Nur'un şiddetli tokatları ve derd-i maişet (geçim sıkıntısı) zarureti ve mevki-i içtimaîde (sosyal mevkide) haysiyetini düşünmeleri sebebiyle hocalar, hattâ İstanbul'un eskide dost hocaları kaçmağa ve az bir kısmı tenkide çalışmaya; hattâ Âl-i Beyt ve İmam-ı Ali'ye adavetleri (düşmanlıkları) bulunan müfrit  (aşırı) Vehhabîlik hesabına Risale-i Nur'un Âl-i Beyt ve İmam-ı Ali'nin bir manevî hediyesi ve eseri olmasından, itiraz etmeye başlamışlar. Fakat biz İstanbul âlimlerinden kızmıyoruz, belki bir cihette memnunuz. Çünki başkalara nisbeten ilişmiyorlar.
Emirdağ Lahikası-1 ( 164 )
 
Kardeşlerim! Herkes sizin gibi sebatkâr (kararlı) olamaz. Perde altında Nurcuların kuvve-i maneviyelerini (manevi gücünü) kırmak için bazı hocalar vasıta oluyorlar, aldanmayınız ve sarsılmayınız ve onlarla münakaşa etmeyiniz, mümkün oldukça dostane muamele ediniz. Biz onlarla kardeşiz deyiniz ve bu pusladaki noktaları unutmayınız, tâ sizi aldatmasınlar.
Emirdağ Lahikası-1 ( 165 )
 
SAİD NURSİ TARAFTARLARININ KABRE İMANLA GİRECEKLERİNDE ÇOK EMİN!
Binler rahmet onun ruhuna insin, âmîn! Kabri de hanesi gibi Kur'an ve Nur'un bir menzili olsun, âmîn! Şübhem kalmadı ki; bu zahir (açık) sadakat kerameti, Nurcuların imanla kabre gireceklerini isbat ediyor ve hüsn-ü hâtimeye (güzel sona) mazhardırlar (naildirler). Benim tarafımdan onun akrabasını ta'ziye ediniz ve ben bütün dualarımda onu hissedar ediyorum diye tebliğ ediniz.
Emirdağ Lahikası-1 ( 169 )
 
SAİD NURSİ BAKIN HAYVANLARI DAHİ SAÇMA HAREKETİNE NASIL ALET EDİYOR:
Evvelâ: Geçen mübarek Leyle-i Beratınızı ve gelecek Ramazan-ı Şerifinizi tebrik ederiz. Bu sene Berat Gecesi, Nurcular hakkında çok bereketli ve kerametli olduğuna bir emaresini hayretle gördük. Şöyle ki:
 
         Ben Berat Gecesinden az evvel Asâ-yı Musa tashihiyle meşgul iken; bir güvercin pencereye geldi, bana baktı. Ben dedim: "Müjde mi getirdin?" İçeriye girdi, güya eskiden dost idik gibi hiç ürkmedi. Asâ-yı Musa { (Haşiye): Evet, biz gözümüzle gördük. Evet Nureddin, Evet Mehmed, Evet İsmail} üstüne çıktı, üç saat oturdu; ekmek, pirinç verdim, yemedi; tâ akşama kaldı, sonra gitti, tekrar geldi. Berat gecesinde, tâ sabaha kadar yanımda kaldı. Ben yatarken başıma geldi, Allah'a ısmarladık nev'inden başımı okşadı, sonra çıktı gitti. İkinci gün, ben teessüf (üzülürken) ederken, yine geldi; bir gece daha kaldı. Demek bu mübarek kuş, hem Asâ-yı Musa'yı, hem beratımızı tebrik etmek istedi.
Emirdağ Lahikası-1 ( 170 )
 
 
SAİD NURSİ BAHADDİN NAKŞIBENDİ VE ABDULKADİR GEYLANİNİN KENDİSİNİ HABER VERDİĞİNİ İDDİA EDİYOR :
 
   Bugünlerde rahatsızlık için Evrad-ı Bahaiye'yi (Nakşiliğin kurucusunun duaları)  ezber değil, kitaba bakarak okudum. Âhirinde ihtitam-ı Bahaiye (Nakşiliğin kurucusunun dua bitimi) olan hâtimesini (bitiş duası) bilemediğimden, eskiden beri okumuyordum. Haydi bu defa bunu da okuyayım dedim. Gördüm ki: Bir sahifede ve uzun altı buçuk satırında, ondokuz defa "nur nur nur" kelimeleri... Kat'î kanaatım geldi ki: Şah-ı Nakşibend, Gavs-ı A'zam gibi Risale-i Nur'u ve kudsî hizmetini keşfen müşahede edip tahsinkârane (överek)  haber vererek ona işaretler ediyor. Ben de, yalnız o altı satırı ve baştaki satırı ve âhirdeki satırı ile otuz senelik Bahaiye (Nakşiliğin kurucusu Bahaddin’e ait) virdime (duama), o meleklerin, Nurların intişarına (yayılmasına) muavenetleri (yardımları)  niyetiyle ilhak (kattım) eyledim.
Emirdağ Lahikası-1 ( 175 )
 
 
SAİD NURSİ RİSALE-İ NUR’A HİZMETİN NETİCELERİNİ BAKIN NASIL AÇIKLIYOR!
Kalemle Nurlara hizmet ve sadakatla talebesi olmanın iki mühim neticesi vardır:
 
            1- Âyât-ı Kur'aniyenin (Kur’an ayetlerinin) işaretiyle, imanla kabre girmektir.
 
            2- Bütün şakirdlerin (takipçilerin) manevî kazançlarına, Nur dairesindeki şirket-i maneviye (manevi ortaklık) sırrıyla, umum onların hasenatlarına (iyiliklerine) hissedar olmaktır.
 
            Hem bu talebesizlik zamanında, melaikelerin hürmetine mazhar olan { (Haşiye): Bazı ehl-i keşfin kat'î müşahedesiyle sabittir.} talebe-i ulûm-u diniye (dini ilimler öğrencileri) sınıfına dâhil olup âlem-i berzahta (kabir aleminde) -talii varsa, tam muvaffak olmuşsa- Hâfız Ali ve "Meyve"de bahsi geçen meşhur talebe gibi; şüheda (şehitler) hayatına mazhar (şereflenmektir) olmaktır.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 191 )
 
SAİDNURSİ ŞİİLİK İNANCININ ESASI OLAN 12 İMAM İNANCINI BAKIN NASIL SAVUNUYOR!
olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakikatı Alevîlikle ittiham etmekle birbiri aleyhinde istimal (kullanarak) ederek dehşetli bir darbeyi, İslâmiyet'e vurmağa çalışanlar meydanda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektubunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun; benim ve Risale-i Nur'un aleyhinde istimal (kullanılan) edilen en tesirli vasıtayı, hocalardan bulmuşlar. Şimdi Haremeyn-i Şerifeyn'e (Mekke ve Medineye) hükmeden Vehhabîler ve meşhur, dehşetli dâhîlerden İbn-üt Teymiye ve İbn-ül Kayyim-i Cevzî'nin pek acib ve cazibedar eserleri İstanbul'da çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, hususan evliyalar (veliler) aleyhinde ve bir derece bid'alara (sonradan dine eklenen şeyler) müsaadekâr (yardımcı olacak şekilde) meşreblerini (anlayışlarını) kendilerine perde yapmak isteyen, bid'alara (sonradan dine eklenen şeylere) bulaşmış bir kısım hocalar, sizin muhabbet-i Âl-i Beyt'ten (ehli beyte olan sevgiden) gelen ve şimdi izharı lâzım olmayan içtihadınızı vesile ederek hem sana, hem Nur şakirdlerine (takipçilerine)  darbe vurabilirler. Madem zemmetmemek (dil uzatmamak) ve tekfir (kafirlikle itham) etmemekte bir emr-i şer'î (şer’i emir) yok, fakat zemde (dil uzatmada) ve tekfirde (küfürle ithamda) hükm-ü şer'î (şer’i hüküm) var. Zemm (dil uzatma) ve tekfir (küfürle itham), eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevab yok. Çünki tekfire  (küfürle itham), ve zemme (dil uzatma)  müstehak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, (dil uzatmada) tekfir  etmemekte hiçbir hükm-ü şer'î yok, hiç zararı da yok. İşte bu hakikat içindir ki; ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaa (dört halife) ve Ehl-i Beyt'in Eimme-i İsna Aşer (12 imam) olarak Ehl-i Sünnet, mezkûr hakikata müstenid (dayanak) olan kanun-u kudsiyeyi (kutsal kanun)  kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medar-ı bahs (bahse konu etmek)  ve münakaşa etmeyi caiz görmemişler; menfaatsiz, zararı var demişler.
Emirdağ Lahikası-1 ( 205 )
 
 Cevap: Said NURSİ ve ekibi hatta günümüzdeki takipçileri Şiilerle adeta kanlı bıçaklı oldukları halde hatta onlara karşı koyu Sünni geleneği öne sürmelerine rağmen Şia inancının temel dini akidelerinden olan 12 İmam inancını dahi kabul etmişlerdir. Oysa bu inancın Sünnilik itikadında yeri yoktur yani bir nevi Said NURSİ ve takipçileri kendileriyle çelişmiş olmaktadır ancak bu çelişik düşünceleri o kadar açık ve net söylemişlerdir ki birilerinin bu çelişkileri yakalayacağını düşünememişlerdir. Zira yaşadıkları dönemdeki cahil halkın onları Müslüman zannedip peşlerinden gitmeleri onları bir özgüven zehirlenmesine sürüklemiştir. Said Nursi ve ekibinin Cevşen, Ebced, Cifr gibi daha çok Şia ve onun uzantısı olan Batıni hareketlerin yöntemlerini, dualarını özellikle seçmeleri ise ayrı bir ilginçliktir. 12 imam inancını kabul etmelerini ise garip karşılamamak gerek. Oysa 12 imam inancının Kur’ani hiçbir temeli yoktur ve İslamdan ayrılıp ayrı bir inanç hatta ayrı bir din olan Şia’ya ait inanç umdesidir. Buda gösteriyor ki Nurculuk inancı batıl ne varsa bünyesine almaya müsait bir inanç çöplüğüdür.
 
SAİD NURSİ HRİSTİYANLARLA BAKIN İTTİFAK YAPMAYI NASIL ÖNERİYOR:
 
 ….. diye, iki-üç gün sonra haber aldım ki; Sabri manasız, lüzumsuz seninle münakaşa etmiş; sen de hiddete gelmişsin. Eyvah dedim, "Ya Rab! Erzurum'dan imdadıma yetişen bu iki zâtın münakaşasını musalahaya (barışa) tebdil (değiştir) et." diye dua ettim. Risale-i Nur'un İhlas Lem'alarında (pırıltılarından) denildiği gibi; şimdi ehl-i iman (inanç ehli), değil müslüman kardeşleriyle belki hristiyanın dindar ruhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilaf (anlaşmazlığa neden olan)  mes'eleleri nazara almamak, niza' (tartışma) etmemek gerektir. Çünki küfr-ü mutlak (mutlak kafirlik) hücum ediyor.
Emirdağ Lahikası-1 ( 206 )
 
Cevap: Oysa Allah şöyle diyor:
 
       Ey kitap ehli sizin ve bizim aramızda eşit şu söze gelin Allah’tan başka kimseye kul olmayalım, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve birbirimizi de Allah’ın berisinde rabler edinmeyelim eğer yüz çevirirlerse şahit olun ki biz Müslümanlarız! Âl-i İmrân Sûresi 64
 
    Allah bir Müslümanın ehl-i kitabla olan münasebetini böyle düzenlerken ve tamda onlarla anlaşamadığımız noktaları dile getirip onları tevhide çağırmamız gerektiğini söylerken Said Nursi tam tersini söyleyebilmiştir hemde bunu İslam adına yaparak! Tabi yeri gelmişken bugün onun takipçilerinin dile getirdiği DİNLER ARASI DİYALOG meselesine kısaca değinelim. İslam Allah’ın dini olduğu için ve biz Müslümanlar böyle inandığımız için onu hakk olmaktan çıkmış ve beşeri inançların karıştırdığı diğer dinlerle diyalog konusu yapamayız. Elbette başka inançlara sahip olanlarla aynı dünyayı paylaştığımız için onlarla bir hukukumuz olacaktır ancak inanç değerlerimiz bize değil Allah’a ait olduğu için bunu pazarlık konusu yaptığımız andan itibaren İslam dairesinden çıkarız. O yüzden DİNLERARASI DİYALOG değil DİNDARLARARASI DİYALOG’ TAN söz edebiliriz. Biz Müslümanlar tebliğden öte bir vazifeyle yüklenmedik o yüzden başka inanç mensuplarıyla aynı dünyayı paylaşırken onların yaşam tarzlarına saygı duyarak yaşamanın yanında iş inançların tartışma konusuna gelince yukarıdaki ayet bize göstermemiz gereken tavrı öğretmiştir. Ancak maalesef gerek Said NURSİ gerek onun takipçisi Fethullah GÜLEN utanmadan bunun adını DİNLERARASI DİYALOG koyabilmiştir ve Allah’ın dininden taviz vermeye kalkışmışlardır. İşte böyle davrananlar için Allah şöyle der:
 
       Sen onların dinine tabi olmadığın sürece ne Yahudiler ne Hıristiyanlar asla senden razı olmayacaklardır. Allah’ın hidayeti işte hidayet odur. Eğer sana gelen bilgiden sonra onların heva ve arzularına tabi olursan Allah’tan başka sana ne yardımcı ne de dost yoktur. Bakara Sûresi 120
 
    Kitap ehlinden çoğu kendilerine hakk belli olduktan sonra içlerindeki kıskançlıktan ötürü isterler ki imanınızdan dönüp kafir olasınız. Onları Allah’ın emri gelinceye dek es geçin ve affedin! Allah her şeye kadirdir. Bakara Sûresi109
 
      Yukarıdaki ayetlere benzer birçok ayet yer almakta ve Allah Müslümanlara inançlarını pazarlık konusu yapmamalarını tam tersine karşıdakilerinin yanlış inançlarını özellikle söyleyip onları hakka çağırmalarını emretmiştir. Ancak elbette insanların çoğu Müslümanlar gibi inanmayacaktır ve bu yüzden başka inançlardan insanlarla yaşarken bununda kuralını Allah şu ayetlerle koymuştur:
 
   Allah sizi yurdunuzdan çıkarmayan ya da sizle din hususunda savaşmayanlara iyilik yapmanızı ya da onlara adil davranmanızı engellemez. Allah adil davrananları sever. Allah ancak din hakkında sizinle savaşan ve sizi yurdunuzdan çıkarma hususunda başkalarıyla dayanışma da bulunanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir. Mümtahine Sûresi 8,9
 
 Yukarıdaki ayetler bizim ehl-i kitapla olan ilişkilerimizi düzenlemektedir. Ancak Said NURSİ ve takipçileri bu ayetleri görmezlikten gelmektedirler. Gerek Said NURSİ’nin kendi dönemi olsun gerekse sonraki yıllarda olsun Batı’nın siyaseti tamamen İslamı ortadan kaldırma amacı taşımıştır ve daima çifte standartlı davranmışlardır. Elbette sıradan ehl-i kitap mensubu insanlarla onları yönetenleri aynı kefeye koymamalıyız. Batı yönetimi –en başta Amerika- kendi halklarını da güdümlü medyalarıyla kandırarak Müslümanlarla halen savaşmaktadır. İşte burada biz Müslümanlar Batı yönetimi ve onların yönettiklerini ayrı tutmalıyız ve Allah’ta bu hususu bize şu şekil vurguluyor:
 
 O ehli kitabın hepsi bir değildir onların içinde öyle dimdik duran toplumlar var ki Allah’ın ayetlerini geceleyin okurlar ve secde ederler. Allah’a ve Ahret gününe iman ederler iyiliği emreder kötülükten men ederler ve hayır işlerinde yarışırlar işte onlar salihlerdir. Her ne hayır işlerlerse elbette üzeri örtülmeyecek Allah müttakileri elbette bilir. Âl-i İmrân Sûresi 113-115
 
  İnananlara düşmanlıkta en şiddetli olarak Yahudi ve Müşrikleri bulacaksın. İnanlara dostluk yönünden en yakın olarak biz Hıristiyan’ız diyenleri bulacaksın, bunun nedeni onların içlerinde böbürlenmeyen keşiş ve rahiplerin olmasıdır. Onlar elçiye inenleri duydukları zaman hakikatle ilgili bilgileri sayesinde gözlerinden yaş süzüldüğünü görürsün derler ki rabbimiz iman ettik bizi şahitlerle beraber yaz. Biz kimiz ki Allah’a ve haktan bize gelene inanmayalım umarız ki rabbimiz bizi Salihler topluluğuna sokar. Maide Sûresi 83-84
 
 Bu ayetlerin günümüzde pratik örnekleri çokça var, esasen gerek helal ve haram konusunda olsun gerek inanç esasları yönünden olsun Yahudilik özde İslam’a en yakınken Allah onların Müslümanlara olan düşmanlığının daha şiddetli olacağını söyleyerek bizi uyarıyor. Gerçektende İslam’a karşı düşmanlığın arka planına baktığımızda Yahudi ve Müşrik kesim adeta ittifak halindedir. Bu müşrik kesimin içine her türlü şirki işleyen bireyler doğal olarak girmektedir. İslam dünyasındaki bu Müşrikler cemaatler halindedir ve düşünce dünyaları araştırıldığında İsrailiyyat adlı Yahudi kültüründen epeyce etkilenmelere şahit olabiliyoruz. Öte yandan ideolojik müşriklerin kökenlerine baktığımızda ise yine Yahudilerle karşılaşabiliyoruz. Bu sosyal gerçekliği Kur’an bize yüzyıllar öncesinden söyleyerek adeta Mucize bir kitap olduğunu da haykırmış oluyor. Öte yandan inanç yönünden hayli Kur’an’la çelişen Hıristiyanlara baktığımızda en çok onlardan hakka yönelenlere şahit olabiliyoruz ve Allah bunun nedeninin onların tevazu sahibi olmaları ve kibirlenmemelerinden dolayı olduğunu söylüyor. Yani etik değerlere olan bağlılıkları nedeniyle!  Zira İslam gerçeğinden yeterince haberdar olmayan nice Hıristiyan misyoner Allah’ın rızasını gözeterek fakir ülkelerde kendilerini hayır işlerine adıyor ve bazıları kendi ülkelerinde rahatça yaşayacakken bu sıkıntılara göğüs gerebiliyorlar. İşte bunların ruh dünyası alçak gönüllülükle dizayn olduğundan Kur’an onlara okunduğunda hemen kollarını hakka açıyorlar. Ancak onlara gerçekten Kur’an’la gidildiğinde onlar hakka yönelirler İslam diye hurafelerle gidildiğinde asla bunu kabul etmeyeceklerdir. Nurcular Misyonerlere İslam’ı anlatmak yerine onların yanlışlarına aldırmaksızın ortak çıkar için birliktelik önererek adeta hem kendilerinin sonunu hem de hakka davet etmeleri gerekenlerin sonlarını berbat ediyorlar. Esasen Nurcular Allah’ın kitabıyla değil Risale-i Nur’la hareket ettikleri için onlardan hakka çağrı yapmalarını beklemekte yanlış olur.
 
 Elbette İslam’dan haberdar olmayan insanlar olacaktır. Bazıları şöyle diyebilir “bu iletişim çağında insanların İslam’dan haberdar olmaması imkânsızdır” oysa tamda bu çağda İslam’dan haberdar olmak çok güç zira iletişim araçları hakkın üzerini örtmede hiçbir çağda olmadığı kadar başarılı olmuştur. İletişim araçları vasıtasıyla adeta bir karartma hareketlerine girişilmiş ve sözüm ona Müslümanları bile İslam’a karşı olumsuz etkileyebilmişlerdir. Bunu da çoğunlukla Müslümanların Kur’an’a uymayan pratiklerinden görsel örnekler vererek yapmışlardır. Buna karşılık İslam’ı olduğu gibi anlatmak varken bu savaşı yapanlarla dinin kendisini masaya koyarak diyaloga oturmak yenilgiyi baştan kabul etmektir. Geçmiş çağlarda ve günümüzde bu korkunç karartma ve hakkın üstünü örtme sonucunda gerçeklerden habersiz olanların akıbetleri içinde ayetlerini indirmiştir:
 
 İnananlardan, Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sabiilerden kim Allah’a, ahret gününe inanır ve salih amel işlerse onlara rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur ve üzülmeyeceklerde. Bakara Sûresi 62
 
 Ne sizin temennilerinizle nede ehli kitabın temennileriyle değil, kim bir kötülük işlerse karşılığını görecek ve o kişi Allah’ın berisinde ne bir dost ne bir yardımcı bulamayacak. Kimde inanarak ıslah edici işlerden yaparsa ister kadın ister erkek olsun cennete gidecektir ve kıl kadar kendisine haksızlık yapılmayacak. Nisa Sûresi 123-124  
 
 
   
SAİD NURSİ NURCULARIN KABRE İMANLA GİTTİĞİNE EMİNKEN YEZİD VE AVANELERİ İÇİN BAKIN NE DİYOR!
 
Sahabelerin bir kısmı, o harblerde adalet-i izafiye (görece adelet) ve nisbiye ve ruhsat-ı şer'iyeyi (dinin kolaylıklarını) düşünüp tâbi' olarak, Hazret-i Ali'nin (R.A.) takib ettiği adalet-i hakikiye (gerçek adalete) ve azimet-i şer'iye (İslami tutarlılık)  ile beraber zâhidane (dünyadan yüz çevirerek), müstağniyane (umursamaz bir şekilde), muktesidane (iktisatlı davranak) mesleğini terkedip muhalif tarafa bu içtihad neticesinde girdiklerini, hattâ İmam-ı Ali'nin (R.A.) kardeşi Ukayl ve "Habr-ül Ümme" ünvanını alan Abdullah İbn-i Abbas dahi bir vakit muhalif tarafında bulunduklarından, hakikî Ehl-i Sünnet Velcemaat, مِنْ مَحَاسِنِ الشَّرِيعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur-u esasiye-i şer'iyeye (dinin temel esası) binaen طَهَّرَ اللّٰهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapısını açmak, bahsetmek caiz görmüyorlar. Çünki itiraza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük sahabelere, hattâ muhalif tarafında bulunan Âl-i Beyt'in bir kısmına ve Talha ve Zübeyr (R.A.) gibi Aşere-i Mübeşşere'den (Cennetle müjdelenen on kişi) büyük zâtlara itiraza başlar, zemm (dil uzatma) ve adavet (düşmanlık) meyli (eğilimi) uyanır diye, Ehl-i Sünnet o kapıyı kapamak tarafdarıdır. Hattâ Ehl-i Sünnet'in ve İlm-i Kelâm'ın azîm imamlarından meşhur Sa'deddin-i Taftazanî, Yezid ve Velid hakkında tel'in (lanetleme) ve tadlile (sapıklıkla itham) cevaz vermesine mukabil, Seyyid Şerif-i Cürcanî gibi Ehl-i Sünnet Velcemaat'in allâmeleri demişler: "Gerçi Yezid ve Velid, zalim ve gaddar ve fâcirdirler (günahkardırlar); fakat sekeratta (ölüm esnasında olan bilinç kayıpları) imansız gittikleri gaybîdir. Ve kat'î bir derecede bilinmediği için, o şahısların nass-ı kat'î (kesin hükmü) ve delil-i kat'î  (kesin delili) bulunmadığı vakit, imanla gitmesi ihtimali ve tövbe etmek ihtimali olduğundan, öyle hususî şahsa lanet edilmez. Belki لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِمِينَ وَ الْمُنَافِقِينَ gibi umumî (genel) bir ünvan ile lanet caiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur." diye Sa'deddin-i Taftazanî'ye mukabele (karşılık) etmişler.
 
            Senin müdakkikane (araştırmacı)  ve âlimane (bilgince) mektubuna karşı uzun cevab yazmadığımın sebebi; hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim.
 
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 206 - 207 )
 
 Cevap: Said        NURSİ Yezid ve 2.Velid gibi Emevi krallarının zalimliklerini ve kafirliklerinin ölüm esnasında değişebileceğini ve bu gaybi bilgidir bilinmez dediği halde her ne hikmetse Nurcuların imanla kabre girdiğini açıkça söyleyebilmiştir. İş Nurculara geldiğinde gaybi bilgi milgi ortada kalmıyor birden ne hikmetse gaybın perdeleri (!) o ve taraftarları için açılıyor daha doğrusu öyle zannediyorlar. Yezid ve 2. Velid için gaybi olan bilgiler besbelli ki Said Nursi ve taraftarları için geçerli değil.
 
 Not: Yezid b. Muaviye babası Muaviye b. Ebi Sufyan’ın ölümü üzerine Emeviler devletinin kralı olup 680 ile 683 arasında hüküm sürmüştür. Yezid ve avaneleri bugün Irak sınırları içinde kalan Kârbela’da kendisinin yönetimini tanımayan peygamberimizin torunu Hüseyin ve ailesinden erkek olanları acımasızca katlettirmiş bundan öte yönetimi boyunca hak ve hukuk tanımaksızın vatandaşına zulmetmiştir. 2. Velid ise aynı aileden ve 743 ve 744 yıllarında kral olmuş ve oda kendisini içki ve fuhuşun her türlüsüne vermiş ve Müslümanlara olmadık zulümler yapmıştır. Hatta Kur’an’ı hedef tahtası edinerek okladığını tarihçiler söyler. Zulümleri ve küfürleri bu derece açık ve net olan bu iki şahıs hakkında Sünniler kâfir demezken Kur’an’la çeliştiklerinin farkında olmamışlardır. Zira bu iki şahıs ölüm esnasında tevbe etmiş olsalar bile Allah böylelerinin tevbelerini kabul etmeyeceğini bakın nasıl söylüyor:
 
 Şüphesiz tevbe şunlar için geçerli olur, onlarki kötülüğü cehaleten işleyen sonra çok vakit kaybetmeksizin tevbe edenlerdir. İşte Allah bunların tevbesini kabul edecektir.
 
 Tevbe şu kişiler için geçerli değildir, onlar ki ne kadar kötülükler varsa onları işler sonra onlardan birine ölüm gelir çattığında ŞİMDİ TEVBE ettim diyenlerle tanımazlık (kâfirler) ederek ölenlerdir. Onlar için acı bir azap hazırladık. Nisa Sûresi 17,18
 
 Nisa Suresinin 18. ayetinde Allah tövbelerini kabul etmeyeceği grubu ikiye ayırmakta ve birinci grubu bilinçli bir şekilde kötülükleri işleyip tam ölüm sarhoşluğunda fikir değiştirenler olarak vasıflandırmakta. Elbette Allah kalpleri bildiği için böylelerinin tövbesini kabul etmeyecektir. Ancak Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat bu ayete rağmen ölene kadar zulüm edip insanların haksızca öldürülmesinin emrini veren sultanlara bir şey dememiştir. Said NURSİ’de işte bu statükocu din adamlarının sözünün arkasına saklanarak bunun gaybi bilgi olduğunu söylemiş ama taraftarlarını cennetle müjdeleyebilmiştir.  
 
SAİD NURSİ KENDİ KENDİNİ MÜJDELİYOR!
 
Birisi: Bir derece dar bir dairede bir nur gösterilmişti; geniş bir dairede mana verip, kırk sene evvel "Bir nur göreceğiz" diye müjde veriyordum. Hattâ hürriyetten evvel, eski talebelerime de o müjdeyi mükerrer (tekrar) söylüyordum. Zannederdim ki; geniş siyaset dairesinde olacak. Halbuki bu memleketin en ziyade muhtaç olduğu imanî ve İslâmî ve hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye (İslami Sosyal hayat)  dairesinde Risale-i Nur'u göreceksiniz diye hakikattan bana ihtar edilmiş; bir hiss-i kabl-el vuku' (önsezi) ile musırrane (ısrarlı bir şekilde) ve tekrar ile ben de haber veriyordum, o hak ve hakikatlı mes'elenin suretini değiştiriyordum.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 208 )
 
 Cevap: Bu satırlardan açıkça anlaşılıyor ki Said NURSİ’ye gelen ilham arıya verilen ilhama benzemiyor ve kaldı ki ISRARLA kendisine İHTAR edildiğini –daha doğrusu Allah’tan vahiy geldiğini- söyleyerek kendi kendini insanlığa müjdeliyor. Bir nevi bozacının şahidi şıracı değil de ŞIRACININ ŞAHİDİ YİNE ŞIRACI konumuna kendini düşürüyor. İşte buna karşılık Allah şöyle diyor:
 
·            Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
SAİD NURSİNİN AMERİKA İLE İLGİLİ İLGİNÇ DÜŞÜNCELERİ!
 
   İstanbul'daki Amerika sefiri vasıtasıyla Amerika'daki müslüman heyetine Zülfikar'ı ve bir Asâ-yı Musa'yı göndermesini isteyen o dostumuz ve kardeşimize deyiniz ki: Sefirlerin (elçilerin) kafası siyasetle meşgul olduğundan ve Risale-i Nur siyasetle alâkası olmadığından, siyasî bir kafa çabuk takdir edemiyor. Hem Risale-i Nur, müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, yalvarmalı. Amerika, buranın en küçük bir havadisini (olaylarını) merakla takib ettiği halde; buranın en büyük bir hâdisesi olan Risale-i Nur'u elbette arayacaktır. Bundan sonra her mes'elemizde emir, Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini temsil eden has şakirdlerin (takipçilerin) ve sizlerindir. Benim de şimdi bir re'yim (görüşüm) var.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 223 )
 
      CEVAP: Said NURSİ’nin eserinde Amerikaya özellikle vurgu yapması ve Said NURSİ’nin bir numaralı takipçisi ve günümüz Nurcuların en büyük kolunun reisi olan şahsın –Fethullah GÜLEN- Türkiyedeki tazyiklerden başka bir ülkeye değil özellikle Amerikaya kaçması ve dünyanın birçok değişik ülkesinde özel Türk kolejlerin açılmasında Amerika yönetiminin desteğini alması gerçekten dikkat çekicidir. Dünya jandarmalığını İngiltereden devraldıktan sonra dünyaya adeta kan kusturan Amerika’ya Said NURSİ’nin bu ilgisi ayrı bir araştırma konusudur. Said Nursi kendisini ve eserini o derece büyüksüyorki eserini okuyacak olanları müşteri olarak nitelendiriyor ve müşterinin ayağına gidilmez o bizim ayağımıza gelir diyor ve Seküler mantıkla dünyayı elinde oynatan Amerikanın bir gün kendisini anlayacağını iddia ediyor. Oysa Amerikan saygın entelektüelleri Said NURSİ’nin bu saçmalıklarını görse hemen reddedecektir, ancak Amerikan yönetimi çıkarını gözettiği için Said NURSİ’nin ya da Fethullah GÜLEN’in söylediklerine değil onların işe yarayıp yaramayacakları özelliğine bakarak hareket edecektir. Elbette bu saptırıcı din şarlatanlarına karşılık Kur’an’la karşılık vermek gerekir. Hem bu şarlatanları hem bunlara hamilik yapan gücünün nispeti ne olursa olsun tüm sapkınları Kur’anla susturabiliriz.
 
SAİD NURSİYE GÖRE RİSALE-İ NUR ÖLÜMDEN BAŞKA HER DERDE DEVA!!!!
 
Medrese-i Nuriye kahramanlarından ve o medresenin üstad-ı mübareki merhum Hacı Hâfız'ın mahdumu (çocuğu) ve vârisi Hâfız Mehmed'in, o medresenin umum (tüm)  şakirdleri (takipçileri) namına yazdığı mektubunda "Nur'la iştigalin, ölümden başka her belaya, hastalıklara bir ilâç olduğu gibi; dehşetli ölümü de, Cennet'in kapısı gösterip, ehl-i imanı heyecanla şevke getiriyor." diye fıkrası hakikat olduğuna pek çok hâdiseler var. Masum mahdumu (çocuğu) da hâfızlığa başlaması, inşâallah muvaffak olacak; ceddinin (atasının) ve pederinin mübarek hâfızlık ünvanlarını daimleştirecek.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 228 )
 
 Cevap: Said NURSİ ve takipçisi o derece ileri gitmektedir ki yazdığı kitabın ölüm hariç her derde deva olduğunu apaçık söyleyebilmiştir. Hatta daha da ileri gidip Cennetin kapısının bu kitap sayesinde açılacağını iddia edebilmiştir. Böyle söyleyerek aslında yazdığı eserin Kur’anın naziri olduğunu da söylemiş olmaktadır. Zira Kur’an kendisi için “Göğüslerde olanlar için Şifa” tabirini kullanmaktadır. Said NURSİ hızını alamayıp Kur’an’ın göğüstekilerin içiyle sınırlandırdığı şifa özelliğini o güya tefsiri dediği eseri için daha da genişletip ÖLÜM hariç her şey için deva diyebilmiştir. Bakın Allah ne diyor;  
 
    Onlara İbrahim’in haberini oku, hani o babasına ve toplumuna şöyle demişti; Neye kul oluyorsunuz? Onlar “biz bir takım putlara kul oluruz ve onlar için toplanırız” dediler. İbrahim “onlar onları çağırdınızda sizi duyuyor mu? Ya da size bir yararı ya da zararı var mı dedi. Onlar “biz atalarımızı bu şekil davranırken gördük” dediler. İbrahim “görün bakın sizin ve sizden önceki babalarınızın kul köle olduklarına, onlar benim düşmanlarımdır ancak âlemlerin rabbı olan hariç o ki beni yarattı ve bana doğruluğu gösterdi o ki beni yediren ve içirendir hastalandığımda bana şifa verendir beni öldürüp diriltecek olanda odur ve kıyamet günüde hatalarımdan dolayı beni bağışlayacağını da umarım. Rabbim! bana sağlam bir bilgi ver ve beni salih insanların içine kat” Şuara Suresi: 69,70,71,72,73,74,75,76,77,78,79,80,81,82,83 
 
   Yukarıdaki âyetlerle Said NURSİ’nin herzelerini karşılaştırdığımızda aradaki fark ne kadar derin ve ne kadar birbirine zıt içerik taşıyor. Âyet rızıklandırmayı, şifa vermeyi peygamberinin diliyle Allah’la ilişkilendirirken. Nurcular geçim sıkıntısını gideren olarakta şifa veren olarakta Risale-i Nur’u adres gösteriyorlar. İlginçtir İbrahim a.s “Umarım kıyamet günü hatalarımdan dolayı bağışlanırım” diye peygamber olduğu halde kendi akıbeti hakkında kesin bir şey söylemezken Said NURSİ eserini okuyup yazan herkesin kurtulacağını değil direk kurtulduğunu daha hayattayken, insanlar arasında dolaşırken söyleyebilmiştir.
 
 
 
SAİD NURSİ ESERİNİ BAKIN NEREYE NİSPET EDİYOR!
                 İkinci mani': Pek çok cihetlerle çürütülebilir ve fâni ve cüz'î ve muvakkat (geçici) ve kusurlu bir şahıs sahib olsa, Nurlara ve hakaik-i imaniyenin (iman gerçeklerine) fütuhatına (fetihlerine) zarar gelir.
 
            Fakat bir nokta var ki, mûcib-i şükrandır (teşekkürü gerektirir): Ehl-i siyasetteki düşmanlarım, mezkûr hakikatları bilmedikleri için; şerefli, izzetli Eski Said'i düşünüp mütemadiyen (zaman zaman)  Nurlar bedeline benim şahsıma ihanet ve tenkis (noksan olmakla itham) etmekle meşgul oluyorlar. Bazı mutaassıb (aşırı inancına bağlı) enaniyetli (bencil) hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar, güya Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Halbuki Nurları daha ziyade parlattırmaya vesile oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan değil, Kur'an güneşinin menbaından (kaynağından) nurları alıyor.
 
 Cevap: Said NURSİ burada açık açık yazdığı eseri Kur’an’a dolayısıyla Allah’a dayandırmaktadır. Oysa bu eğer bir tefsirse tefsir edenin adına nispet edilir ancak Said NURSİ bunu kabul etmiyor tam tersine kendisine yönelecek eleştirileri baştan bloke etmek için yazdığı saçmalıkları hâşâ lillah Kur’an’a dayandırmaktadır. Bakın Kur’an böyleleri için ne diyor:
  
      Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
 
     Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
 
  
 SAİD NURSİ’DE BUGÜNKÜ TAKİPÇİLERİ GİBİ ESERİNİN KISKANILDIĞINI İDDİA EDİYOR :
 Merak etmeyiniz ve Nur'un fevkalâde perde altındaki fütuhatına (zaferlerine) kanaat ediniz. Şimdiye kadar hiçbir eserin böyle ağır şerait altında bu derece tesirli intişarını (yayılmasına) tarih göstermiyor. Hem tam serbestiyet verilmemesinin sebebi ve hikmeti: Nurların fevkalâde kuvvetinden korkuyorlar. Belki sarsıntı verecek diye, tam takdir ve kabul etmek ile beraber, şimdilik resmen intişarından (yayılmasından) telaş ettiklerini, Diyanet Reisi büyük reisle görüşmesinden haber alınmış. Eski gibi hücum yok, belki musalaha (barış) istiyorlar. Fakat Nurlar lehinde kuvvetli cereyanlar, inşâallah o telaşı iştiyakla (şevkle) resmen neşrine çevirecek. Hem çok enaniyetliler (bencillikler), eserlerini terviç (değerini arttırmak) etmek için, Nurların meydana çıkmalarına kıskanmak damarıyla tarafdar olmuyorlar. Merak etmeyiniz, Nur galebe edecek.
Emirdağ Lahikası-1 ( 256 )
 
 Cevap: Said NURSİ ve takipçilerinde ilginç patalojik bir durum söz konusu oda kendilerine bir eleştiri geldiğinde buna cevap vermek yerine eleştirenleri bir yerlere koyma çabası içine girmeleridir. Ya onları Vehhabilikle suçlarlar, ya fitnecilikle ya da üstteki satırlarda söyledikleri gibi KISKANÇLIKLA suçlarlar. Oysa savundukları şeyler tamamen İslam’a taban tabana zıt unsurlardır ve bunu görüp haklı olarak eleştirenlere cevap vermek yerine kuru gürültüyle hakkın sesini kısmaya çalışıyorlar.
 
SAİD NURSİ’YE GÖRE ONLARA BOMBA BİLE İŞLEMİYOR!
 
Evvelâ: Leyali-i aşerenizi (on gecenizi) tebrik ile beraber, size Nur'un iki kerametini beyan ediyoruz. Şöyle ki: Bu sıralarda çok cihetlerde, hususan makine ile Nurların inkişafatı (ilerlemelerine), gizli düşman zındıkları şaşırttı. Cüz'î, fakat elîm bir tarzda bir plân ile, çok evhama (korkulara) ve iftiralara medar olabilir bir hâdiseyi, bir bîçare muhakemesiz bir adamın vasıtasıyla yaptırdılar ki, burada Nur'un en mühim ve vazifesi en ehemmiyetli bir şakirdini (takipçisini), tam hanesinin yanında dört gülle ile, o bîçare adam yaralanıyor. Doktor "Yüzde yüz ölecektir" diyor. O mecruhun (yaralının) tarafında dava edecek, resmî, gayr-ı resmî çok adamlar varken ve yüzde doksan o ehemmiyetli şakirde isnad (dayandırmak) etmek ve o vesile ile hanesindeki bütün Nur Risalelerini ve mektublarını taharri (araştırma) bahanesiyle elde etmek yüzde doksan ihtimali varken ve o vasıta ile beni ve Nurcuları alâkadar etmek ve o masum şakirdi (takipçi) de acib iftiralarla lekedar (lekelemek) etmek, esbablar (nedenler) olduğu halde, فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ sırrıyla yine inayet-i İlahiye (ilahi yardıma) imdada (yardıma) yetişti. O adam tam yüzünden dört gülle ile yakından vurulduğu halde ölmedi. Ve hârika bir surette hiçbir şahid bulunmadı. Hiçbir emare bulunmadı. O vurulan adam, ne mahkemeye, ne babasına, ne kardeşlerine, kim vurduğunu ısrar ettikleri halde söylemedi, yani söylettirilmedi. Eğer söylese idi, habbeyi kubbe yapan münafıklar, acib iftiralar edeceklerdi. Cenab-ı Hak, ihsan ve keremiyle Nurları ve Nurcuları himaye edip, o hâdise ve o bombanın patlaması bize zarar vermedi.
 
         Kat'î kanaatımız gelmiş ki, bu bir keramet-i Nuriyedir (Risale-i Nur kerametidir). Hem o adam Nurların bir parçasını okuduğu cihetiyle, onun kerametiyle hayatını kurtardığı gibi, ondan aldığı cüz'î bir ders-i hakikat hissiyle, o elîm (acı) vaziyetinde ve inadçı tabiatında, yine Nurlara zarar gelmemek için susturuldu. Ne mahkemeye, ne akrabasına söylettirilmedi. Fakat benim yanıma bir defa geldiği ve istikamete söz verdiği halde yanlış hareket ettiği için tokat yedi. Hattâ ittihama (suçlamaya) maruz olabilir şakirdin (takipçinin) de, kemal-i sadakat (tam bağlılık) ve ihlas içinde bazı lâkaydlıkları yüzünden bir şefkat tokadı yediğini anladık.
Emirdağ Lahikası-1 ( 261 )
 
    Cevap: Said NURSİ kitabını o derece kutsallaştırmaktadır ki kendisi hapisten hapise sürgün yediği halde, dönemin rejimi tarafından tazyiklere ve tacizlere maruz kaldığı halde bombaların dahi kitabı sayesinde kendilerine bir şey yapmadığını iddia edebilmektedir. Oysa Kur’an’ın kendisine indiği peygamberimiz Uhud harbinde yüzünden yaralanmış hatta bir dişini de darbeler sırasında kaybetmiştir. O hicret esnasında peygamberliğine güvenerek hareket etmemiş gizlice Mekkeyi terk etmiş ve Müşrikleri şaşırtmak için kuzey yönüne gitmek yerine Mekke’nin güneyinde yer alan Sevr dağındaki bir mağarada saklanma gereği duymuştur. Ama Said NURSİ kendini o derece üstün görüyor ki izinden gittiği peygamberden dahi kendini üstün görebiliyor. İlginçtir bunu birde İslam adına yapıyor. Oysa hiçbir peygamber kendisine verilen bu görevin büyülü gücüne güvenerek tedbiri, ama en önemlisi gerçekçi davranışı elden bırakmamıştır. Gelin bununla ilgili Kur’an ayetlerine bakalım:
 
     “ Musa yetişkinliğe erişince ona bir hüküm ve ilim verdik. Biz işini güzel yapanları böyle mükâfatlandırırız. Musa toplumu gaflet dönemindeyken şehre girdi ve iki adamı dövüşürken gördü dövüşenlerden biri düşmanı diğeri ise Musa’nın toplumundandı. Musa’nın toplumundan olan Musa’dan düşmanına karşı yardım istedi bunun üzerine Musa ona bir yumruk attı ve onun işini bitirdi. Musa “bu şeytan işidir gerçekten o apaçık saptırıcıdır. Musa “rabbim kendime haksızlık yaptım beni bağışla “ dedi Allah’da onu bağışladı o bağışlayıcıdır ikramı boldur. Rabbim bana verdiğin nimetlerden dolayı asla suçluların yardımcısı olmayacağım. ŞEHİRDE KORKARAK VE ETRAFI GÖZETLEYEREK SABAHLADI birde ne görsün dün kendisinden yardım isteyen aynı kişi yine bağırıp çağırmakta Musa ona “sen besbelli yaramaz bir adamsın” dedi. Buna rağmen ikisinin de düşmanı olanı yakalamak isteyince “Musa sen dün bir adamı öldürdüğün gibi beni de öldürmek mi istiyorsun? Anlaşılan o ki sen zorba olmak istiyorsun ıslah edici değil” dedi. Şehrin öte yanından bir adam koşarak geldi “Musa yönetimdeki ileri gelenler seni öldürmek için görüşmeler yapmaktalar hemen çık git gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim. Musa korkarak ve etrafı gözetleyerek şehirden çıktı ve “Rabbim beni zalimlerden topluluğundan kurtar” dedi.” Kasas Suresi 15,16,17,18,19, 20,21
 
 
 
SAİD NURSİ BİR SÜRÜ LAF EBELİĞİNDEN SONRA MEHDİLİĞİNİ İLAN ETMEYE RAMAK KALIYOR!
 
       Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyyun (materyalistler) ve tabiiyyun (doğa felsefecileri) taunu (veba), beşer içine intişar (yayılması) etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyun (materyalistlerin) fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat (araştırmalar) ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdi'nin o vazifesini bizzât kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade edemez. Çünki hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zât, o taifenin uzun tedkikatı (araştırmaları) ile yazdıkları eseri kendine hazır bir proğram yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Bu vazifenin istinad (dayanak) ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlas ve sadakat ve tesanüd (dayanışma) sıfatlarına tam sahib olan bir kısım şakirdlerdir (takipçilerdir). Ne kadar da az da olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.
 
                 İkinci Vazifesi: Hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslâmiyeyi (İslami değerleri) ihya (diriltmek) etmektir. Âlem-i İslâmın (İslam aleminin) vahdetini (birliğini) nokta-i istinad (dayanak noktası) edip beşeriyeti maddî ve manevî tehlikelerden ve gazab-ı İlahîden (ilahi gazaptan) kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı (dayanak noktası) ve hâdimleri (hizmet edenleri), milyonlarla efradı bulunan ordular lâzımdır.
 
                 Üçüncü Vazifesi: İnkılabat-ı zamaniye (zamanın değişmeleri) ile çok ahkâm-ı Kur'aniyenin (Kur’ani hükümlerin) zedelenmesiyle ve şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) kanunları bir derece ta'tile (askıya alınma) uğramasıyla o zât, bütün ehl-i imanın manevî yardımlarıyla ve ittihad-ı İslâmın (İslamın birliği) muavenetiyle (yardımıyla) ve bütün ülema (alimler) ve evliyanın ve bilhâssa Âl-i Beyt'in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklarıyla (katılımlarıyla) o vazife-i uzmayı (en büyük görevi) yapmağa çalışır.
 
         Şimdi hakikat-ı hal (hal gerçeği) böyle olduğu halde, en birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan imanı kurtarmak ve imanı tahkikî (araştırmacı anlayışa sahip iman) bir surette umuma ders vermek, hattâ avamın (sıradan insanların) da imanını tahkikî (araştırmaya dayanan inanç) yapmak vazifesi ise; manen ve hakikaten hidayet edici, irşad (yol gösterici) edici manasının tam sarahatını (açıklığını) ifade ettiği için, Nur şakirdleri (takipçileri) bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir diye, Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini haklı olarak bir nevi Mehdi telakki ediyorlar. O şahs-ı manevînin de bir mümessili (temsilcisi), Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) tesanüdünden (dayanışmasından) gelen bir şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîde bir nevi mümessili (temsilcisi) olan bîçare tercümanını zannettiklerinden, bazan o ismi ona da veriyorlar. Gerçi bu bir iltibas (karıştırma) ve bir sehivdir (yanılmadır), fakat onlar onda mes'ul (sorumlu)  değiller. Çünki ziyade hüsn-ü zan (iyi zan), eskiden beri cereyan ediyor ve itiraz edilmez. Ben de o kardeşlerimin pek ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi dua ve bir temenni ve Nur talebelerinin kemal-i itikadlarının (tam inançlarının)  bir tereşşuhu (sızması) gördüğümden onlara çok ilişmezdim. Hattâ eski evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde (gaybi kerametlerinde)  Risale-i Nur'u aynı o âhirzamanın hidayet edicisi olduğu diye keşifleri, bu tahkikat ile tevili anlaşılır. Demek iki noktada bir iltibas (karıştırma) var, tevil lâzımdır:
 
                 Birincisi: Âhirdeki iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller, fakat hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) (Peygamberimizin halifeliği) ve ittihad-ı İslâm (İslam birliginin) ordularıyla zemin yüzünde saltanat-ı İslâmiyeyi sürmek cihetinde herkeste, hususan avamda (sıradan insanlarda), hususan ehl-i siyasette, hususan (özellikle) bu asrın efkârında (fikirlerinde) o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor. Ve bu isim bir adama verildiği vakit, bu iki vazife hatıra geliyor; siyaset manasını ihsas eder, belki de bir hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) manasını hatıra getirir, belki bir şan şeref ve makamperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterir. Ve eskiden beri ve şimdi de çok safdil ve makamperest zâtlar, Mehdi olacağım diye dava ederler. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi Mehdi ve müceddid (Dini yenileyen) geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç vazifelerden birisini bir cihette yapması itibariyle, âhirzamanın Büyük Mehdi ünvanını almamışlar.
 
         Hem mahkemede Denizli ehl-i vukufu (bilirkişileri), bazı şakirdlerin (takipçilerin) bu itikadlarına göre, bana karşı demişler ki: "Eğer Mehdilik dava etse, bütün şakirdleri (takipçileri) kabul edecekler." Ben de onlara demiştim: "Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt'ten olacaktır. Gerçi manen ben Hazret-i Ali'nin (R.A.) bir veled-i manevîsi (manevi çocuğu) hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir manada hakikî Nur şakirdlerine (takipçilerine) şamil olmasından, ben de Âl-i Beyt'ten sayılabilirim; fakat bu zaman şahs-ı manevî zamanı olmasından ve Nur'un mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şan şeref kazanmak olmaz ve sırr-ı ihlasa (samimiyet sırrına) tam muhalif olmasından, Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamata (makamlara) gözümü dikmem ve Nur'daki ihlası bozmamak için, uhrevî makamat (makamlar) dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur biliyorum." dedim, o ehl-i vukuf (bilirkişi) sustu.
 
Emirdağ Lahikası-1 ( 266 - 267 )
 
CEVAP: Müslümanlara Hristiyan ve Yahudi kaynaklarından geçmiş olan Mehdi adlı bir kurtarıcının geleceği inancını Said NURSİ yine kendisini ve yoldaşlarını işaret edecek şekilde yorumluyor ve uzun bir laf ebeliğinden sonra güya tevazu göstererek bir nevi istemem yan cebime koy şeklinde açıklama yapıyor. Mehdi inancı Şia mezhebinde çok daha katı ve efsanevi bir şekilde olmasına rağmen bu inanç Sünni kesimindede yer almakta iki mezhebin Mehdiyle ilgili inanç farkı sadece Mehdinin gelişi şeklindedir. Sünniler onun Hz. Peygamberin soyundan ve kıyamete yakın sıradan bir insan gibi doğup büyüyüp geleceğini söylerken Şia ise bu şahsın 12. İmam olduğunu ve Abbasiler döneminde 9. Yüzyıl ortasında kaybolduğunu ve gizlendiği yerden kıyamete yakın ortaya çıkıp Müslümanları kurtaracağı gibi saçma bir inanç haline sokmuşlardır. Her iki mezhebinde dayanakları Kur’an dışıdır ve bu inanç Yahudilikte Meşiha inancının zamanla form değiştirerek peygamberimizin vefatından çok sonra Müslümanlara geçmiş halinden başka bir şey değildir. Mehdilik inancı bir süre sonra birçok sahtekâr ve şarlatanın çıkmasına neden olmuştur. Bu şarlatanlardan biride Said NURSİ olup, yazdığı kitabının kaynağını güya Hz. Ali’den rivayet edilen uyduruk bir mersiyeye –Celcelutiyeye- dayandırmaktadır. Said NURSİ ve Nurcular bu mersiyenin kaynağını ise söylememektedir. Şimdi gelin Allah’ın kurtarıcı gönderme mantığına ayetlerle nasıl cevap verdiğini görelim;
 
   Bir toplum kendisinde olan şeyleri değiştirmediği sürece Allah o toplumu değiştirmez (Ra’d sûresi 11)
 
   Şu nedenledir ki Allah bir toplum kendisinde olan şeyleri değiştirmediği sürece o toplumu yararlandırdığı şeyi değiştirmez Enfal Sûresi 53
 
      Yukarıda ayetlerden kolaylıkla anlıyoruz ki Allah bir kurtarıcı göndermeyecek ve değişim iradesinin toplumların kendisinde olduğunu ve bu iradeyi gösteren toplumda soyuna sopuna bakmaksızın elbette içinden birini öncü seçerek kurtulacaktır. Ancak gerek Sünni gerek Şia olsun bu kişinin illa Hz. Peygamberin soyundan geleceğini ve onun soyundan değilse diğer tüm özellikleri taşısa bile Mehdi olamayacağını inanç haline getirmişlerdir. Her iki mezhepte böylece bir nevi Haşimilik milliyetçiliği de yapmış olmaktadır. Oysa SOYCULUK inancı Kur’an’a terstir ve Allah üstünlüğü TAKVA ile ölçülendirmektedir. Eğer iş soya kalırsa bu hususta da gerek Sünni ve gerekse Şia kendisiyle çelişik durumdadır zira her iki mezhep de SOYUN babasoylu olması gerektiği hususunda ittifak ettikleri halde bir oğul kanalıyla peygamberimizin soyu devam etmediği halde geleceğini söyledikleri Mehdi’yi