Barla Lâhikası

 

BARLA LÂHİKASI

SAİD NURSİ BAKIN KENDİ KENDİSİNİ NASIL ÖVÜYOR VE KENDİ KENDİSİNİ NASIL MÜJDELİYOR!

 

   kemal-i haşmetle gösteriyor, kemalâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi (övgü) kendi kendine ediyor. Elbette Sözler'de in'ikas (yansımış) etmiş Kur'an-ı Hakîm'in lemaat-ı i'caziyesinden (mucizeli ışıltılarından) ve o hizmetin makbuliyetine (kabul edilmişliğine) alâmet olan inayat-ı Rabbaniyenin (ilahi yardımlarının) izharına (açığa vurmaya) mükellefiz. Çünki o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.

 

             Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: Sözler'deki hakaik (gerçekler) ve kemalât (yetkinlikler), benim değil Kur'anındır ve Kur'andan tereşşuh (sızmıştır) etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur'aniyeden (Kur’an ayetlerinden) süzülmüş bazı katarattır (damlalardır). Sair (diğer) risaleler dahi umumen (genel olarak) öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim; elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalalet (saptırıcılar) ve tuğyan (azgın), işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette sema-yı Kur'anın (Kur’an’ın seması) yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata (itirazlara) ve tenkidata (eleştirilere) medar (neden olan) olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı. Hem madem örf-i nâsta (insanların geleneğinde), bir eserdeki mezaya (meziyetler), o eserin masdarı (kaynağı) ve menba'ı zannettikleri müellifinin etvarında (tavırlarında) aranılıyor ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi (yüce gerçekler) ve o cevahir-i galiyeyi (pahalı cevherleri) kendim gibi bir müflise (iflas etmişe) ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikata karşı büyük bir haksızlık olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur'anın malı olarak, Kur'anın reşehat-ı meziyatına (meziyetlerin sızmasına) mazhar olduklarını izhar (açıklamaya) etmeye mecburum. Evet lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.

 

             Dördüncü Sebeb: Bazan tevazu', küfran-ı nimeti (nimete karşı nankörlük) istilzam (gerektiriyor) ediyor; belki küfran-ı nimet (nimete karşı nankörlük) olur. Bazan da tahdis-i nimet (nimeti anlatmak), iftihar (övünme) olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi (tek yolu) ki; ne küfran-ı nimet (nimete karşı nankörlük) çıksın, ne de iftihar (övünme) olsun. Meziyet ve kemalâtları (yetileri) ikrar edip, fakat temellük (sahiplenme) etmeyerek, Mün'im-i Hakikî'nin (Gerçek nimet verenin) eser-i in'amı (nimetlendirmenin eseri) olarak göstermektir. Meselâ: Nasılki murassa' (süslü) ve müzeyyen bir elbise-i fahireyi (övgü dolu elbise) biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: "Mâşâallah çok güzelsin, çok güzelleştin." Eğer sen tevazukârane desen: "Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?" O vakit küfran-ı nimet (nimete karşı nankörlük) olur ve hulleyi (cennet elbisesini)  sana giydiren mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane (övünerek) desen: "Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz." O vakit, mağrurane (gurura kapılarak) bir fahrdir (övünmedir).

            İşte fahrden (övünmeden), küfrandan (nankörlükten) kurtulmak için demeli ki: "Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır (giysinindir) ve dolayısıyla libası (giysiyi) bana giydirenindir, benim değildir."

 

            İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün Küre-i Arz'a (yeryüzüne) bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattırlar; fakat benim değildirler, Kur'an-ı Kerim'in hakaikinden (gerçekliklerinden) telemmu' (ışıldamış) etmiş şualardır (ışınlar).

 

وَ مَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتِى ٭ وَ لكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِى بِمُحَمَّدٍ

 

düsturuyla derim ki:

 

وَ مَا مَدَحْتُ الْقُرْآنَ بِكَلِمَاتِى ٭ وَ لكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتِى بِالْقُرْآنِ

 

yani: "Kur'anın hakaik-i i'cazını (Kur’an mucizevi gerçeklerini) ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'anın güzel hakikatları, benim tabiratlarımı (yorumlarımı) da güzelleştirdi, ulvîleştirdi (yüceleştirdi)." Madem böyledir; hakaik-i Kur'anın (Kur’an’ın gerçeklerini) güzelliği namına, Sözler namındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedarlığa (aynalaştıran) terettüb (düzenleyen) eden inayat-ı İlahiyeyi (ilahi yardımları) izhar (açığa vurmak) etmek, makbul bir tahdis-i nimettir (nimeti dile getirmektir).

 

             Beşinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (ermişlerden) işittim ki; o zât, eski velilerin (ermişlerin) gaybî işaretlerinden istihraç (çıkarmış) etmiş ve kanaatı gelmiş ki: "Şark (doğu) tarafından bir nur zuhur (ortaya çıkacak) edecek, bid'alar (dinde sonradan uydurulan) zulümatını (karanlıkları) dağıtacak." Ben, böyle bir nurun zuhuruna (ortaya çıkmasına) çok intizar (bekledim) ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî (kutsal) çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zâtlara zemin ihzar (ortaya çıkma) ediyoruz. Madem kendimize ait değil, elbette Sözler namındaki nurlara ait olan inayat-ı İlahiyeyi (ilahi yardımları) beyan etmekte medar-ı fahr (övünme nedeni) ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd (hamde neden) ve şükür ve tahdis-i nimet (nimeti dile getirmek)  olur.

                                                                                             Barla Lahikası ( 11 - 12 )

           Cevap : Said NURSİ kitabının direk Kur’an’dan olduğunu söylüyor ve bu sözün ne anlama geldiğini Nurculara sorduğumuzda “Risale-i Nur ilhamını Kur’an’dan almıştır ve üstadı Kur’an’dır bu yüzden Kur’an’dan tereşşuh (sızmıştır) etmiştir sözünün altında bir maksat aramak kötü niyetliliktir” diye savunmaya geçiyorlar. O halde bu mantıkla yazılan tüm İslami eserler aslında Kur’an’dandır ve bununla kastedilende Kur’an’ın yol göstermesiyse neden hiçbir müfessir Said Nursi’ye benzer iddialarda bulunmamıştır? Neden hiçbir müfessir kitabı için “Bu Kur’an’dan” gelmiştir dememiştir. Kaldıki Said NURSİ bu sözün üzerine tuz biber olacak başka iddialar söyleyerek aslında Risale-i Nur’un vahiy eseri olduğunu söyleyerek İslam dairesinden çıkmaktadır :

       “Doğu’dan bir Nur çıkacak” sözüyle Said NURSİ kendi kendini müjdelemekte ve bu sözün kaynağı olarakta bir takım Velilerden söz etmektedir. Oysa Allah gaybi bilgiyi kimseye vermeyeceğini söylüyor ancak Said NURSİ’nin ismini vermediği Veliler demekki gaybı biliyormuş ki Said NURSİ’yi müjdelemişler, peki Allah bu hususta ne diyor ona bakalım:

   1-     Allah aşağıda da sunacağımız âyetlerdede söylediği gibi hiçbir istisnada bulunmaksızın gaybın kendisi hariç kimse tarafından bilinemeyeceğini söylüyor ve bu ayetler şunlardır:

•         Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179

•         De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50

•         De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188

•         Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20

•         Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31

•         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123

•         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77

•         De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar. Neml Suresi 27

•         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41

•         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47

•         O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28

RİSALE-İ NUR PARÇALARINDA KUR’AN’IN VE PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİ VARMIŞ!

   ……………nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarında (parçalarında) tevafukat (uyumlar), umum (kitapların) kitabların fevkınde (üstünde) bir derece-i garabet (tuhaflık, acaiplik) gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki; mu'cizat-ı Kur'aniye (Kur’ani mucizeler) ve mu'cizat-ı Ahmediye'nin (Peygamberimizin mucizelerinin) bir nevi kerametidir ki, o âyinelerde (aynalarda) tecelli (açığa çıkıyor) ve temessül (cisimleşiyor) ediyor.

 

             İkinci İşaret: Hizmet-i Kur'aniyeye ait inayat-ı Rabbaniyenin (ilahi yardımların) ikincisi şudur ki: Cenab-ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmi, diyar-ı gurbette (gurbet diyarında), kimsesiz, ihtilattan (topluma karışmaktan) men'edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddî, samimî, gayyur (gayretli), fedakâr ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muavin (yardımcı) ihsan etti. Zaîf ve âciz omuzuma ………..

                                                                                                  Barla Lahikası ( 14 )

        Dikkat edilirse Said NURSİ eserinin bir mucize yollu olduğunu iddia ediyor hatta bu mucizeliği direk Kur’an ve Peygamberimize dayandırıyor peki Allah böyleleri için kitabında ne diyor :

     Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75

    Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78

      “Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.

     Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet

         

        Üçüncü İşaret: Risale-i Nur eczaları (parçaları), bütün mühim hakaik-i imaniye (imanı gerçekleri) ve Kur'aniyeyi hattâ en muannide (inatçı) karşı dahi parlak bir surette isbatı, çok kuvvetli bir işaret-i gaybiye (gaybi işaret) ve bir inayet-i İlahiyedir (ilahi yardımdır). Çünki hakaik-i imaniye (imani gerçekler) ve Kur'aniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telakki edilen İbn-i Sina, fehminde (anlamada) aczini itiraf etmiş, "Akıl buna yol bulamaz!" demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehasıyla yetişemediği hakaiki (gerçekleri); avamlara  da, çocuklara da bildiriyor.

                                                                                               Barla Lahikası ( 14 - 15 )

          Said NURSİ Risale-i Nur’u öve öve bitiremiyor ve kendini İbni Sina gibi tüm insanlığa mal olmuş filozofla karşılaştırıyor ve onun dahi imani meseleyi çözüme kavuşturamadığını ama Risale-i Nur’un bunu başardığını iddia ediyor. Said NURSİ kitabının başka yerlerinde kendi kendini övmediğini bundan imtina ettiğini ve tüm marifetin Risale-i Nur’dan kaynaklandığını iddia etmektedir, böyle söylemesi gayet doğal zira yazdığı bu kitabı zaten kendisiyle değil direk Allah’la ilişkilendiriyor ve kitabında hata aranamayacağını iddia etmektedir. Oysa hiçbir yazar, bilgin Said NURSİ gibi kendi yazdığını göklere çıkarmamış, takdir ve taltif duyguları ifade edilecekse bunu üçüncü şahıslara bırakmışlardır. Said NURSİ’nin ısrarla bu kerameti kendinden menkul övgülerinden kasıt kitabını okuyanlar üzerinde psikolojik şartlandırma oluşturmaktır ve mükayese için dahi olsa başka hiçbir kitap okumayan cahil bir Nurcu gerçekten bir süre sonra bu şartlanmışlık bataklığına düşmektedir.

 

 

BAKIN RİSALE-İ NUR SAİD NURSİYE GÖRE NEYMİŞ VE NASIL YAZILIYORMUŞ!

    Dördüncü İşaret: Elli-altmış risaleler {(*): Şimdi 130'dur.} öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki; değil ben